Have an account?

8 Mart 2010 Pazartesi

ALLAH KURAN'DA EVRİM TEORİSİNİN İDDİALARININ YANLIŞLIĞINI BİLDİRMİŞTİR

Allah insanların, tüm canlıların ve kainatın yaratıcısır. Bir tek İlah’tır. Darwinistlerin iddia ettiği evrim safsatası ise herşeyi Allah’ın yarattığını inkar eden ve tesadüfleri ilah edinen bir Pagan dinidir. Hava, su, toprak gibi cansız maddelerin bulunduğu DOĞA’nın tesadüfler sonucu canlılık oluşturduğunu iddia eden Darwinistler, sözde bu canlılığın da zaman içinde BİRBİRİNE BENZEŞTİĞİNİ yani tesadüfen bir türden başka bir tür oluşabileceği yalanını iddia etmişlerdir. Oysa Yüce Rabbimiz’in Kuran’da bildirdiği ayetler evrim teorisinin iddialarının geçersizliğini ortaya koymaktadır.

’...... Yoksa Allah'a, O'nun yaratması gibi yaratan ortaklar buldular da, BU YARATMA, KENDİLERİNCE BİRBİRİNE Mİ BENZEŞTİ? De ki: "Allah, herşeyin yaratıcısıdır ve O, tektir, kahredici olandır." (Rad suresi 16)

Sonsuz akıl sahibi, herşeyin bilgisine sahip ve herşeyin yaratıcısı olan Yüce Rabbimiz 1400 yıl önce indirdiği Kuran’da Darwinistlerin iddialarının geçersizliğini ve  Kendisi’nin bir tek İlah olduğunu bildirmiştir.

DÜNYA ANCAK ALLAH'IN KORUMASINA TESLİM OLMAKLA RAHAT YAŞANABİLECEK BİR YERDİR

Üzerinde yaşadığımız dünya bizim bildiğimiz ve bilmediğimiz sayısız dengenin her an korunması ile varlığını sürdürebilmektedir. Galaksilerin, yıldız ve gezegenlerin dönüş hızları,yoğunluklukları ve sıcaklıkları, evrenin genişleme hızı ve kütlesi, besin döngüsü, su döngüsü, azot döngüsü bu hassas dengelerden yalnızca bazılarıdır. Dünya üzerinde canlı cansız varlıkların ayakta kalabilmeleri, söz konusu dengelerin her an olağanüstü ince hesaplarla, son derece kusursuz bir şekilde işlemesine bağlıdır. Mükemmel bir uyum içerisinde işleyen bu sistemler zincirine ait sayısız halkadan tek bir tanesinin bile eksik olması ya da işlevinde bir sorun olması, insanın hayal dahi edemeyeceği aksaklıklara yol açar. Öyle ki bu sorun dünyadaki canlılığın tamamen yok olmasına neden olabilir.

Ne var ki gündelik hayatın koşuşturmasına aldanan bazı insanlar evrendeki mucizevi dengelerden neredeyse tamamen habersiz bir şekilde yaşarlar. Üstelik kendi hayatlarının da bu olağanüstü hassas sistemlerin belirli bir düzen içinde işlemesine bağlı olduğunu hiç düşünmezler. Bu kişiler ancak kendi küçük dünyalarında olup bitenlerle ilgilidirler ve yalnızca bu küçük dünyada yer alan unsurları, örneğin işyerlerinde ya da okullarında meydana gelen olayları, aile bireyleriyle, arkadaşlarıyla aralarındaki ilişkileri, hobilerini ve bunlara benzer birkaç konuyu önemserler. Oysa etraflarında görüp incelemeleri gereken sayısız ayrıntı vardır.

Bu gerçekleri araştırmaya başlayan ve evrendeki büyük sistemlerin adeta pamuk ipliğine bağlıymış gibi son derece hassas dengelere sahip olduğu gerçeğiyle yüzleşen bazı insanlar, bu kez de büyük bir korku ve endişeye kapılır, örneğin ani bir depreme yakalanma, yıldırım çarpmasına maruz kalma gibi korkulara esir olmaktan kendini alamaz ve tedirginlik içinde yaşamaya başlarlar. Elbette bu da yanlış bir davranış biçimidir. Doğru olan ise, tüm bu hassas dengelerin bütünüyle Allah’ın kontrolünde olduğu gerçeğini görebilmektir.

Evreni kuşatan hassas dengeler

Uçsuz bucaksız karanlık bir boşluğun içinde hiç durmadan dönmekte olan dünyada ve dünyanın yer aldığı evrende her an sayısız olay yaşanmaktadır. Bu olayların her biri, içlerinde barındırdıkları tüm detaylarıyla birlikte son derece büyük birer mucizedir. Ne var ki iman etmeyen ve Allah’ın bu olaylar üzerindeki kontrol ve hakimiyetini fark edemeyen bir kişiye göre tüm bunlar oldukça ürkütücüdür. Örneğin atmosferin üst tabakalarında her an yaşanmakta olan meteor bombardımanı iman etmeyenleri endişeye sürükleyebilecek olaylardan biridir. Oysa bu bombardımanın her anı Allah'ın kontrolündedir. Zira Allah dünyayı çevreleyen atmosferi özel olarak bu amaçla yaratmıştır. Saniyede ortamala 40 kilometre hızla dünyaya yönelen meteorlar atmosfere girdikten sonra sürtünme etkisiyle yanmaya başlamakta, böylece yılda ortalama 50 bin meteor atmosfer tarafından zararsız hale getirilmektedir. Görüldüğü gibi, dünya atmosfer adı verilen güçlü zırh vesilesiyle her an büyük felaketlerden korunmaktadır. Başıboş olması halinde evrendeki canlılığın tek bir an içinde ortadan kalkmasına yol açabilecek büyüklükte bir tehlike, Allah’ın yarattığı bu muhteşem sistem vesilesiyle tehlike olmaktan çıkmakta, aksine Allah’ın sonsuz sanatının mükemmelliğini vurgulayan eşsiz bir Yaratılış harikasına dönüşmektedir.

Dünyanın hemen altında kaynayıp duran bir mağma olması da Allah'a tevekkül etmeyen bir insanı büyük bir korkuya sürükleyebilecek bir olaydır. Bilindiği gibi, dünyanın merkezine doğru inildikçe ısı her kilometrede 30 derece artar. Çekirdekte ise bu ısı 4500 derece gibi olağanüstü bir sıcaklığa erişir. Yerin sadece bir kilometre altında 60 dereceye yakın bir sıcaklık hakimdir. Ne var ki bütün insanlığı ilgilendiren bu durumdan çoğu insanın haberi bile yoktur. Oysa dünya üzerindeki herkes bu olayın yol açabileceği muhtemel bir tehlikeden Allah’ın yaratmış olduğu muazzam sistemler sayesinde uzak kalmakta ve rahatça yaşamaktadır.

Hiç şüphe yok ki Allah’ın bu dünyanın yaşanabilir olması için yarattığı sistemler saymakla bitirilemez. İnsanlar Allah’ın kalplerine yerleştirdiği, ancak kendilerinin farkında olmadıkları doğal bir teslimiyet ruhuyla bu dünyada huzurlu bir şekilde yaşamaya devam etmektedirler. Müslümanlar ise bütün bu hassas dengelerin farkında olarak ve Allah’a gönülden tevekkül ederek, O’nun yarattığı  mükemmellikleri ve eşsiz sanatını görüp, O’nun yüceliğini her an tesbih ederek yaşamaktadırlar. 

TEVEKKÜLDE KARARLI VE SABIRLI OLMAK


Hayatı boyunca pek çok olayla karşı karşıya kalan insan, yaşadığı olaylarla sürekli olarak sınanır. Kendisine hayat veren, sayısız nimet bahşeden Allah’a yakınlığını, imanını ve teslimiyetini bu olaylar vesilesiyle gösterir.

İnsanın nefsi, herşeyin yolunda mükemmel bir düzen içerisinde gitmesini ister. Ancak dünya hayatındaki imtihanın bir gereği olarak pek çok şey insanın beklediği gibi gelişmez. Olaylar çok sakin ve düzgün gidiyormuş gibi görünürken birden ilk bakışta olumsuz gibi görünen çeşitli olayla gelişebilir. Böyle bir durumda müminin yapması gereken, yaşantısının her anında olduğu gibi, herşeyi hayır ve güzellikle yaratıldığını bilerek hareket etmektir. Unutmamak gerekir ki, insanın her olmasını istediği şey kendisi için hayır olmayabilir. Allah, Bakara Suresinde, insanın hayır zannettiğinin şer, şer zannettiğinin hayır olabileceğini bildirmiştir:

...Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz. (Bakara Suresi, 216)

İnsan ilk başta aksilik gibi görünen, karşılaşmak istemediği bu durumlara ne kadar tedbir alıp önlemeye çalışsa da kimi zaman bunlara engel olamaz. Çünkü başına gelen her olay, hayatının en ufak detayına kadar herşey Allah’ın takdir edip belirlediği kaderinin bir parçasıdır. Allah'ın takdir ettiği kaderin gelişimini ve sonucunu insan ancak zamanla izleyerek görür. Allah’ın takdiri en hayırlı olandır. Olayların batınından habersiz, yalnızca dış görünümüyle değerlendiren bir insan, bunların durup dururken nereden çıktığını, herşey bir düzen içerisinde akıp giderken nasıl olup da böyle bir hal aldığını düşünme yanılgısına kapılabilir. Allah’a güvenden uzak, tevekkülsüz, endişeli, kuruntulu ve yüzeysel bir bakış açısıyla, karşılaştığı olaylara aklını ve vicdanını kullanmadan, adeta bir gaflet perdesinin ardından tepki gösterir.

Oysa iman eden, Allah’ı dost edinip, Allah’a gönülden tevekkül etmiş bir insan ise olayları hemen batın yönüyle değerlendirir. Hiç bir şeyin Allah’ın kaderde yazdıklarının dışına çıkamayacağını bilir. Herşeyin Allah’ın kontrolü dahilinde geliştiğini bilir ve ona göre hareket eder. Yunus Suresi’de küçük büyük herşeyin Allah’ın bilgisi dahilinde olduğu şöyle bildirilmiştir:

Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kur'an'dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda, biz sizin üzerinizde şahidler durmuş olmayalım. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiç bir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın. (Yunus Suresi, 61)


Yaşadığı her anı Kuran doğrultusunda aklıyla, vicdanıyla ve imanıyla değerlendiren, berrak akla sahip bir insan durum ve şartlar her ne kadar zor görünürse görünsün, hatta kendi aleyhinde olsa bile bunu mutlaka gerçek vekili, dostu olan Rabbimiz'i bir hayırla yarattığına iman eder. Allah’ın herşeyi bir hayırla, iyilikle ve güzellikle yarattığına iman eder. Allah’ın kendisini kesin olarak koruyacağını bilir. Mutlaka Allah’a güvenir, O’na tevekkül eder.

En zor gibi görünen bir durumda Allah’a tevekkül ederek sabretmesinin kendisine çok büyük bir ecir kazandıracağını, endişelerden, kuruntulardan yani tevekkülsüzlükten uzak kaldığı takdirde mutlaka Allah’ın sevgisini kazanacağını bilir. Kendisi kavrayamasa dahi Allah’ın sonsuz aklıyla herşeyin en hayırlısını bildiğine gönülden iman ederek sabır gösterir. Dünyada hemen karşılığını anlayamasa dahi, bu sabrına ve tevekkülüne mutlaka tek dostu, tek vekili olan Allah'ın ahirette en güzel şekilde karşılık vereceğini, Allah’ın sevgisini, rızasını kazanacağına iman eder. Allah için yapmış olduğu ufacık bir şeyin dahi Allah’tan karşılıksız kalmayacağını, Allah’ın bunu bileceğine, asla unutmayacağına mutlak inanır. Nitekim bir Kuran ayetinde, bir hardal tanesi kadar bile olsa mutlaka ahirette her yapılanın değerlendirileceği şu şekilde bildirilir:

Biz ise, kıyamet gününe ait duyarlı teraziler koyarız da artık, hiç bir nefis hiç bir şeyle haksızlığa uğramaz. Bir hardal tanesi bile olsa ona (teraziye) getiririz. Hesap görücüler olarak biz yeteriz. (Enbiya Suresi, 47)


Dolayısıyla insanın olaylar karşısında paniğe kapılması, üzüntü yaşaması, endişeler içerisinde karamsarlığa düşmesi, hüzünlenmesi, başkaları tarafından haksızlığa uğrayıp değişik konumlara sokulduğuna inanması gibi pek çok olumsuz ruh hali insanın ancak kendine zulmetmesidir. Ve asla derin imanlı bir müminin yaşamayacağı, Kuran'a uygun olmayan bir ruh halidir. Çünkü ancak herşeyden haberdar olan Allah, takdir ettiği işi gerçekleştirir. Eğer Allah birşeyin olmasını dilemişse bunun aksi, değişmesi, Allah’ın dilemesi dışında imkansızdır. Bunun yanı sıra Allah’ı dost edinmiş bir insan için her olayı Allah hayra, güzelliğe çevirir. İnsana hiç beklemediği hayırlar açar. Eğer Allah bir hayır dilemişse tüm dünya biraraya gelse bile, asla hiç kimse en ufak bir müdahalede, engelleyici bir tavırda bulunamaz. Allah’ın dilediği hayır, güzellik, sevgi, saygı, korunma mutlaka samimi olan insan için tecelli eder. Allah ayetlerde Kendi dilemesi dışında hiçbir şeyin mümkün olamayacağını aşağıdaki ayetlerde şöyle  buyurmuştur:

De ki: "Size bir kötülük isteyecek olsa sizi Allah'tan koruyacak, veya size bir rahmet isteyecek olsa (buna engel olacak) kimdir?" Onlar, kendileri için Allah'ın dışında ne bir veli, ne bir yardımcı bulamazlar. (Ahzap Suresi, 17)

Eğer Allah size yardım ederse, artık sizi yenilgiye uğratacak yoktur ve eğer sizi 'yapayalnız ve yardımsız' bırakacak olursa, ondan sonra size yardım edecek kimdir? Öyleyse mü'minler, yalnızca Allah'a tevekkül etsinler. (Al-i İmran Suresi, 160)

Allah sana bir zarar dokunduracak olsa, O'ndan başka bunu senden kaldıracak yoktur. Ve eğer sana bir hayır isterse, O'nun bol fazlını geri çevirecek de yoktur. Kullarından dilediğine bundan isabet ettirir. O, bağışlayandır, esirgeyendir. (Yunus Suresi, 107)

İman eden bir insan Allah’tan başka hiç kimsenin, hiç birşeye herhangi bir müdahalede bulunamayacağını unutmamalıdır. Bu gerçeği aklından çıkarması insanı gaflete sürükler. Şeytan insana olayların kendiliğinden geliştiği, insanların kendiliğinden konulara müdahale edip, yanlış yönlendirmelerde bulundukları yönünde kandırmacalarla yaklaşabilir. Oysa bu tamamen şeytanın bir vesvesedir ve böyle bir vesvese insanın gücünü kırar, konuları sağlıklı değerlendirmesini engeller. 

Oysa Allah bir hayır isterse, buna engel olabilecek hiç kimse yoktur. Bu yüzden Müslümanın sorumluluğu, yaşamı boyunca Allah’a tevekkülden asla taviz vermemesidir. Bu konuda kesin bir kararlılık ve sabır göstermesi gerekir. Başına gelen her olayın cenneti hak edebilmesi için karşısına çıkarılmış denemeler olduğunun şuuruyla hareket eder. Göstereceği sabrın karşılığında eni gökler ve yer kadar olan güzelliklerle dolu cennette Allah’ın sevgisiyle ve Allah'ın razı olmasıyla yaşama imkanını elde edeceğini umud eder. Bu nedenle karşı karşıya geldiği olayları dar değil, geniş bir bakış açısıyla değerlendirir. Sabır ve tevekkül konusunda ölene dek kararlı olur.

BİLGİSAYAR VE İNTERNETİN ALLAH'IN EMRETTİĞİ GÜZEL AHLAKIN YAYILMASINDAKİ ROLÜ VE ADAMLIK DİNİNDEKİ 'BİLGİSAYARCI' KARAKTERİNİN DİNDEN UZAK BİR KÜLTÜRE AİT KARANLIK YÖNLERİ

Bilgisayar Allah’ın insanlara büyük bir lütfudur

Evrenin her noktasında görülen kusursuz düzen, yerden göğe her şeyin sonsuz güç ve akıl sahibi olan Rabbimiz Allah tarafından yaratıldığını bütün açıklığıyla gözler önüne sermektedir. Allah gözümüzün gördüğü ve görmediği her noktayı mükemmel yapı ve sistemlerle donatmış, bunların her birini yaratılışa birer delil kılmış ve bu sistemlerle insanların rahat yaşamalarını ve isteklerine kolayca ulaşabilmelerini sağlamıştır. Sonsuz gücünü çok çeşitli ilim ve icatlarla bizlere gösteren Allah, bilimde, teknolojide, tıpta, sanatta var ettiği yeniliklerle tüm insanlığın yaşamını kolaylaştırmaktadır. Bu gelişmeler ilk bakışta insanlar tarafından gerçekleştiriliyor gibi görünse de, gerçekte yeryüzünde meydana gelen her şey gibi tüm bu gelişmeler de doğrudan Allah tarafından yaratılmaktadır. Allah birtakım insanlara Kendi ilminden ilham etmekte, onları bu ilimler doğrultusunda yenilikler icat etmeye yönlendirmekte ve bu icatları vesile ederek bizlerin hayatına konfor üstüne konfor katmaktadır. 

20. yüzyılın ikinci yarısında kullanıma giren “bilgisayar” da Allah’ın insanlara sunduğu büyük konforlardan biridir. İçinde bulunduğumuz dönemde bilgiye ulaşmak ve bilgiyi aktarmak bilgisayar vesilesiyle son derece kolay hale gelmiştir. 

Bilgisayar bugün hayatın pek çok sahasında insanların güç yetiremeyeceği çok önemli görevler üstlenmiştir. Örneğin uydu fotoğrafları bilgisayar ile işlenmekte, mühendislik tasarımları, gökdelen, köprü, baraj gibi yapıların mimari çizimleri bilgisayarla gerçekleştirilebilmekte, beyin tomografisinin resimleri bilgisayarla çözümlenebilmekte, sağlık açısından insanların muhatap olmalarının risk teşkil ettiği kimyasal işlerin yapımı ve takibi bilgisayarla sağlanmakta, hızlı ulaşım sistemlerinin denetimi, araçların yakıt tüketimi, uçakların uçuş kontrolü bilgisayar ile yerine getirilmekte, santraller, uydular ve iletişim sistemleri bilgisayarla çalıştırılmaktadır. Arkeologlar eski çağlardan günümüze ulaşan pek çok anıt ya da şehri yeniden inşa etmek için bilgisayardan faydalanmaktadırlar. Mimarlar daha önce bütün tasarımlarını elle çizmek zorundalarken, bugün projelerini bilgisayardan yararlanarak üretebilmektedirler. Doktorlar bilgisayar vesilesiyle insan vücudunda rahatlıkla dolaşarak istedikleri bölgeleri ayrıntılı şekilde görebilmekte, vücudu MRI yöntemiyle tarayarak anormallikleri çok kolay bir şekilde belirleyebilmektedirler. 

Şüphesiz bilgisayarın hizmetleri sadece bunlarla sınırlı değildir. Bilimsel araştırma yapmak ve bunlara dayalı yeni teknolojiler üretmek bilgisayarların varlığı ile oldukça kolaylaşmıştır. Bilim adamları günümüzün süper bilgisayarları ile yeni fizik modellerini simülasyonda kullanabilmekte ve bu vesileyle örneğin Büyük Patlama'dan sonra oluşan ilk yıldızların nasıl oluştuğu ile ilgili bilgilere rahatça ulaşabilmektedirler. Dünyanın gelişmiş bilgisayar bilimleri laboratuvarlarında çok kapsamlı deneyler yapılmakta, evrene dair bilinmeyen sırlar bir bir aydınlatılmaktadır. 

Görüldüğü gibi, burada saymakla bitiremeyeceğimiz yararlara sahip olan bilgisayar, Allah’ın yaratma sanatındaki delilleri ortaya çıkarmak ve bu delilleri insanların dikkatine sunmak için Allah’ın özel olarak yarattığı bir kullanım aracıdır. Önceki yüzyıllarda bilgiye ulaşmanın ve bilgiyi yaymanın hiçbir şekilde günümüzdeki kadar kolay olmadığı da göz önünde bulundurulduğunda, Allah’ın bu nimeti bugün nasip etmesi, içinde bulunduğumuz dönemin özel bir dönem olduğunun bir göstergesidir. Ahir Zaman olarak adlandırılan bu dönemde ateist akım ve düşünce sistemleri yerle bir olacak, tüm dünyaya Allah inancı ve Allah’ın emrettiği güzel ahlak hakim olacaktır. Bilgisayar da, bu amaca doğrudan hizmet eden mucizevi bir araçtır ve Allah’ın bu yüzyılda Kendini tanıtmak, insanların kalplerine Allah inancını, Allah sevgisini ve Allah korkusunu yerleştirmek için özel olarak yarattığı bir vesiledir. 

İnternet, Allah’ın Kendi dinini tüm dünyada yaygınlaştırmak için yarattığı bir nimettir

Bilgisayar gibi, dünya genelindeki bilgisayar ağlarını birbirine bağlayan elektronik iletişim ağı olan internet de Allah’ın insanlık için yarattığı büyük nimetlerden biridir. İnsanlar internet vesilesiyle hiçbir özel güç sarf etmeden, oturdukları yerden istedikleri bilgiye ulaşabilmektedirler. Dünyanın hemen her ülkesinde kullanılmakta olan bu bu mucizevi sistem, Allah’ın yine bir başka nimeti olarak, her topluma kendi dili ile hitap etmektedir. Bu vesileyle insanlar tüm dünyada yayınlanan yayınları kendi dillerinden okuyabilmekte, dünyanın dört bir yanındaki kütüphanelere ulaşabilmekte, istedikleri her konuda kapsamlı araştırma yapabilmekte, satın almak için imkan bulamayanlar istedikleri kitapları internetten bilgisayarlarına indirebilmektedirler. Tüm bu imkanları Allah’ın günümüzde yaratmış olması Allah’ın emrettiği güzel ahlakın tüm dünyada yaygınlaşması açısından büyük önem taşımaktadır. Nitekim internetin en önemli vasıflarından biri, iman edenlerin imanlarının pekişmesine, iman etmeyenlerin Allah’ı ve Allah’ın dinini tanımalarına vesile olan bir sistem olmasıdır. Hiç şüphe yok ki bugün internet, dünyanın dört bir köşesindeki insanların evlerine kolaylıkla ulaşabilen ve onlara Allah’ın dinini anlatan bir tebliğ vesilesi konumundadır. Allah’ın emrettiği güzel ahlakı tebliğ eden Müslümanlar internet vesilesiyle milyarlarca insana ulaşabilmekte ve Allah’ın dilemesiyle İslam ahlakı dünyanın dört bir yanına çığ gibi yayılmaktadır. Tüm bunlardan internetin de, bilgisayar gibi, İslam ahlakının insanlara rahatlıkla anlatılması ve Kuran ahlakının dünyaya hakim olmasının sağlanması için Allah’ın özel olarak yarattığı bir imkan olduğu anlaşılmaktadır. 

Bilgisiyarı ve interneti boş ve yararsız amaçlar için kullanmaktan kaçınmak gerekir

İçinde bulunduğumuz çağ din ahlakına uygun olmayan görüş ve düşünce sistemlerinin hızla yerle bir olduğu, dinsizliğin yerini Allah inancının aldığı bir inanç çağıdır. İnşaAllah bu önemli devirde Hz. İsa (as) yeniden dünyaya gönderilecek, Hz. Mehdi (as) zuhur edecek, ve Allah’ın emrettiği güzel ahlak yeryüzüne hakim olacaktır. Bu dönemde insanlığı içine düştüğü sevgisizlik ve mutsuzluktan kurtarmaya çalışmanın, onları Allah sevgisine ve Allah sevgisinden kaynaklanan insan sevgisine yönlendirmenin, Allah’ın varlığının delillerini onlara anlatmanın Allah Katında büyük bir ecre vesile olması umulmaktadır. Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla Allah’ın dinine hizmet etmek isteyen kişi, bilgisayarı ve interneti bu doğrultuda çok faydalı bir araç olarak kullanabilir.  

“Bilgisayarcı” kültürü, dinsizliğin basit ve sıradan kültürlerinden biridir

Bilgisayar Allah’ın Kendi dinini yeryüzüne hakim kılmak için büyük bir hikmetle yarattığı, üstün ve kapsamlı çalışma prensipleri ile son derece mucizevi özelliklere sahip olan bir kullanım aracıdır. Ne var ki bazı insanlar bu aracı kullanırken “adamlık dini”nin basit ve sıradan karakterine bürünmekte, Allah’ın beğenmeyeceği bazı tavırlara girmektedirler. Ancak bu konuya geçmeden önce adamlık dininin kısa bir tarifini yapmakta yarar vardır. 

Adamlık dini, kuralları hiçbir kitapta yazılı olmayan, fakat yeryüzündeki çoğu insanı adeta bir din gibi etkisi altına almış olan bir yaşam şeklidir. Bu yaşam şeklinin başlıca özelliği, din ahlakından uzak bir ortamda gelişmesidir. Dinin emrettiği güzel ahlaktan uzak yaşayan insanlar otomatik olarak dinsizliğin hakim olduğu adamlık dininin davranışlarını sergilerler. Bu tür bir hayatta ise adalete, hoşgörüye, yardımseverliğe, fedakarlığa, gerçek sevgiye, şefkate yer yoktur. Bu hayatı yaşayan insanların ana hedefi insanların rızasını, onların beğenisini kazanmaktır. Bu nedenle bu kişiler genellikle içlerinden geldiği gibi değil, başkalarının talep ve beklentileri doğrultusunda suni bir yaşam sürerler. 

Bu hayat şeklini benimsemiş olan her insan, bu hayatın gerektirdiği çok çeşitli karakter ve kültürlerden birine aittir.  Bu kişilerin tüm düşünce, hareket, tavır, hatta mimikleri dahi, ait oldukları bu karakter ve kültürün gerektirdiği yönde olur. Örneğin liseli bir genç “liseli kültürü”nün gerektirdiği hareket tarzını uygular. Kısaca özetlemek gerekirse; bu gencin kalabalık bir ortama girdiğinde etrafta başka kimse yokmuş gibi bağırıp çağırması, başkalarının rahatsız olmasına aldırmadığını gösteren yüksek bir tonda konuşup gülmesi, etrafındakilere alaycı şakalar yapması, öğretmenleriyle ve etrafındakilerle onlara değer vermeyen, lakayıt bir tarzda konuşması ve buna benzer davranışları derhal onun bu adamlık dininin “liseli” karakterini yaşadığını gösterir. Ya da bir banka memurunun karşısındakini azarlayan konuşmaları, çalan telefona uzun süre bakmaması, kısa ve net olmayan şekilde konuşup karşı tarafa gereği gibi yardımcı olmaması, genel olarak sinirli ve bıkkın bir hal göstermesi onun adamlık dininin “banka memuru” karakterini yaşadığını gösterir. 

Bunlara benzer şekilde, adamlık dinini yaşayan bir “bilgisayarcı”nın da kendine has bir hareket tarzı vardır. Ancak şunu da hemen belirtmek gerekir ki, elbette bilgisayar kullanan veya bilgisayarın çalışma prensiplerine akıf her kimse bu adamlık dinini, bu basit kültürü yaşar diye bir kural yoktur. Tüm gününü bilgisayar başında geçiren ama asla basit bir kültüre tenezzül etmeyen çok sayıda da insan bulunmaktadır. Buradan bilgisayarcı kültürü kavramıyla anlatılan kişiler ise, adamlık dininin kurallarına gafil şekilde kendilerini kaptırmış olan kişilerdir ve elbette bu kişiler de hatalı bir tavır içinde olduklarını gördükten sonra tavırlarını düzeltebilirler. Öte yandan bir topluluk içine girildiğinde bilgisayarcı kültürünü yaşayan insan derhal kendini belli eder. Çünkü tüm davranışları, konuşmaları, mimikleri, dahası kılık kıyafeti bile onun“bilgisayarcı” olduğunu ele verir. Bu kişilerin üstleri başları genellikle hırpani bir görünüm içindedir. Çoğunlukla sağlıksız bir bedenleri, solgun bir yüzleri vardır. Karşılarındakinin hiç anlamayacağı tarzda, ağır bir bilgisayar diliyle konuşurlar. Böylece gururlarını tatmin eder, sahip oldukları bilgi sayesinde karşılarındaki insanlar nezdinde yüceldiklerini, onlara üstünlük sağladıklarını düşünürler. Bu kişlerin çoğunlukla rastlanan bir özellikleri de yaptıkları işi olduğundan daha zor ve karmaşık göstermeye ve bu vesileyle karşılarındakilere kendilerinin ne kadar zeki oldukları, hiç kimsenin anlayamayacağı zor konulara kolayca vakıf oldukları imajını vermeye çalışmalarıdır. Bildiklerini başkalarının öğrenmesinin kendilerini önemsiz ve sıradan kılacağını düşündükleri için sahip oldukları bilgileri kolay kolay başkalarıyla paylaşmak istemezler. O nedenle bir başkasına bilgisayarla ilgili bir hususu öğretmek durumunda kaldıklarında ona tüm bildiklerini anlatmak istemez, özellikle işin püf noktasını onlara belirtmekten kaçınırlar. Hatta kişiye konuyu onun en kolay anlayabileceği gibi, en pratik bir tarzda değil, en karmaşık şekilde anlatmaya kalkışır, onun konuyu anlamasını geciktirmek, hatta engellemek isterler. 

Ancak burada eleştirilen hususun bir kişinin, sahip olduğu ilimden dolayı büyüklük hissine kapılması, başkalarını küçük görmesi ve kendini yüceltmesi olduğunu da iyi anlamak gerekir. Nitekim bir ilimde derinleşmek, Allah’ın yarattığı bir mucizeyi detaylarıyla bilmek takdir edilecek bir özellik ve Allah’tan kişiye bir lütuftur. Dolayısıyla buradaki örnekteki gibi bilgisayar kullanmayı çok iyi bilmek de Allah’ın o kişiye bir nimetidir. Fakat hiç kuşku yok ki sahip olunan ilimden dolayı büyüklüğe kapılmak ve ilmi başkalarına üstünlük taslamaya vesile olarak görmek Allah’ın beğenmediği çirkin bir davranıştır. 

Sahip olduğu ilmin derinliğine rağmen, bu ilmin derinliğine yakışmayan basit tavırlar içine girenler elbette ki yalnızca adamlık dininin “bilgisayarcı” karakterini yaşayanlar değildir. Allah’ın varlığının delillerini inceleyen bir bilim adamı da gördüğü mucizeler karşısında Allah’ın büyüklüğünü fark edeceği ve bunun akabinde Allah’a karşı boyun eğiciliğini ve tevazusunu arttıracağı yerde, tam tersi bir ahlak gösterir, sahip olduğu ilimden dolayı büyüklenir ve insanlara gösteriş yapmaya kalkışırsa, bu onun adamlık dininin etkisine girmiş olduğunu gösterir. Nitekim tüm bu derinlikten uzak basit tavırlar adamlık dininin birer yansımasıdır. Adamlık dininin basit tavrı içine girmiş olan bu bilim adamı Allah’ın varlığının büyük delillerinden biri olan hücrenin mucizevi özelliklerinden bahsederken, anlattığı konunun derinliğine yakışmayacak tarzda yüzeysel bir tavra bürünebilmekte, ilmiyle insanlara gösteriş yapmak amacıyla konuşmalarında yabancı dilden sözcükler kullanarak kendisinin ne kadar bilgili olduğunu göstermeye, böylece karşı tarafta kendisinin ne kadar üstün ve bilgili olduğu izlenimini oluşturmaya çalışabilmektedir. Ne var ki bu kişi, sandığının aksine, kimsenin gözünde büyümez. Dahası, ilmi nedeniyle şımarıklığa kapılan, insanlara büyüklük taslayan, ilmiyle gösteriş yapan bu kişi yalnızca kendini küçük düşürmüş olur. 

Bu tarz din ahlakına uygun olmayan kültür ve karakterlerin ve bu karakterlere sahip olan kişilerin sergilediği davranışların Müslüman ahlakında hiçbir şekilde yeri yoktur. Müslümanlar Allah’ın emrettiği ahlakın dışında hiçbir tavır, kültür ve karakter özelliği ile kişilik bulmaya kalkışmazlar. Onlar yalnızca Allah’ın Kuran’da övdüğü “takva sahipleri”nin karakter ve tavırlarına sahip olma arzusundadırlar ve bu hedef doğrultusunda Allah’ın emir ve tavsiyelerine uymayı, Allah’ın beğendiği ahlak özelliklerini göstermeyi kendilerine görev addederler. Buna göre, Allah’tan gereği gibi korkan olan bir Müslüman, adamlık dininin din ahlakına uygun olmayan karanlık dünyasına ait karakter özelliklerini, örneğin bu yazıda tarif edilen “bilgisayarcı” karakterini göstermekten şiddetle kaçınır, böyle bir hataya düşmekten utanır. Bilgisayarın her detayına hakim olabilir, hatta bilgisayar kullanmayı dünyada en iyi bilen kişi olabilir, ancak hiçbir şekilde bu özelliği dolayısıyla Kuran’ın ahlakından uzak bir ruh haline girmez, büyüklenmez, sahip olduğu bilgi dolayısıyla kendini cahilce yüceltmez. 

GERÇEK HAYATIN YAŞANACAĞI SONSUZ AHİRET


İnsan yaşadığı her an Allah'ın kendisi için yaratmış olduğu yüzlerce nimet ve güzellikle karşılaşır; soluduğu temiz hava, her biri birbirinden farklı ve etkileyici güzellikteki doğa manzaraları, hayvanlardaki eşsiz güzellikler ve birbirinden ihtişamlı bitkiler, çiçekler ve insan güzelliği ruhta derin etkiler bırakır. Ama dünya hayatındaki tüm bu güzelliklere dair bilinmesi gereken çok önemli bir gerçek vardır; Rabbimiz'in bildirdiği gibi, "... Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir." (Al-i İmran Suresi, 185)

Dünya hayatının aldatıcılığı, onun geçiciliğinden, bir gün mutlaka yok olacak olmasından kaynaklanmaktadır. Kuran'ın "O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı..." (Mülk Suresi, 2) ayetiyle hatırlatıldığı gibi, Allah yeryüzünü ve dünya nimetlerini insanlardan hangilerinin salih davranışlarda bulunacaklarının denenmesi için yaratmıştır. İnsan burada çok kısa bir süre kalacak ve dünya nimetlerinden ancak sınırlı bir süre için faydalanabilecektir. İnsanın gerçek hayatını yaşayacağı yer ise ahirettir. Allah Kuran'da ahiretin insanların "asıl hayatı" olduğunu şöyle bildirmiştir:

Bu dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalanmadır'. Gerçekten ahiret yurdu ise, asıl hayat odur. Bir bilselerdi. (Ankebut Suresi, 64)

Dolayısıyla insanın çok kısa olan dünya hayatını kendisine amaç edinip geçici dünya nimetlerinin hırsıyla hareket etmesi büyük bir aldanıştır. Allah dünya hayatında elde edilen yararların geçici ve değersiz olduğunu hatırlatarak insanları uyarmıştır:

... (Bunlar) Şu değersiz olan (dünya)ın geçici-yararını alıyor ve: "Yakında bağışlanacağız" diyorlar. Bunun benzeri bir yarar gelince onu da alıyorlar. Kendilerinden Allah'a karşı hakkı söylemekten başka bir şeyi söylemeyeceklerine ilişkin kitap sözü alınmamış mıydı? Oysa içinde olanı okudular. (Allah'tan) Korkanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Hala akıl erdirmeyecek misiniz? (Araf Suresi, 169)

Peygamber Efendimiz (sav) de bir hadis-i şerifinde cennet ile dünya arasındaki farkı şöyle bir örnek ile açıklamıştır:

Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Cennette, yay kadar bir yer, güneşin üzerine doğduğu veya battığı şeyden (dünyadan) daha hayırlıdır." (Buhari, Bed'ü'l-Halk 8, Tefsir, Vakı'a 1; Müslim, Cennet 6, (2826); Tirmizi, Cennet 1, (2525).)

"Sizden birinizin yayı kadar veya kamçısı kadar cennetteki bir yer, dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır..." (Hz. Enes'ten bu şekilde aktarılmıştır.)


Peygamberimiz (sav)'in bildirdiği gibi bu dünyadaki nimetler cennet nimetlerinin ancak çok küçük bir örneği olabilir. Dünya hayatının nimetleri ne kadar güzel, etkileyici ve kalıcı görünse de, insan bunların ardında gizlenen bu önemli gerçeği hiçbir zaman unutmamalıdır. Yalnızca bir aldanıştan ibaret olan bu dünyanın sahte süslerine kapılmanın, kendisini hem dünyada hem de ahirette hüsrana sürükleyeceğini bilmeli, her anında bu bilinçle hareket etmelidir.

Allah, gerçek hayatın yaşanacağı sonsuz ahiret için çaba harcayanlara hem dünyada hem de ahirette "güzel bir hayat" vereceğini vaat etmiştir. (Nahl Suresi, 97) Aksinde ise, insanlar için dünya hayatında "sıkıntılı bir geçim" vardır:

"Kim de Benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve Biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz." (Taha Suresi, 124)

Müminler Kuran'da bildirilen bu gerçeklerin farkındadırlar. Yaşadıkları her anın, dünya hayatında karşılarına çıkan herşeyin imtihanlarının bir parçası olduğunu bilirler. Bu nedenle çekici kılınan dünya nimetlerine karşı tutkulu bir sevgi duymaz, bütün hayatlarını kendilerine vaat edilen ahireti kazanabilecekleri şekilde geçirirler. Kendilerine Allah'ın rızasını kazanmayı amaç edinir, dünya hayatına ise ancak gereği kadar değer verirler. Bu yüzden hem yaşamları güzel geçer hem de kalpleri rahat ve huzurludur. Bu gerçeklerden gaflet içinde olan, ya da bilen fakat bunları görmezden gelmeyi seçen insanlar ise, dünya hırsı nedeniyle çoğu zaman bir sıkıntı ve memnuniyetsizlik içindedirler.

HER İNSAN TEK BAŞINA HESAP VERECEK


Genelde nefiste sorumluluğu hep başkasına yükleme, hatayı başkasında görme eğilimi vardır. Nefsine uyan bir insan, sıkıntılı veya rahatsız edici birşey yaşadığında sebebinin hep başkaları olduğunu düşünür. İş yerlerinde, arkadaşların birbirleriyle olan ilişkilerinde, aile içi meselelerde, yani insanların birbirleriyle olan diyaloglarında yaşanan anlaşmazlıklarda, hep karşı tarafın yüzünden sorun çıktığına inanılır. Nefis insana, aslında kendisinin son derece iyi niyetli olduğunu, ancak kendisine haksızlık yapıldığını düşündürebilir. Nefse kulak verilirse, kişi bu telkinlerle kendisini sürekli aldatabilir. Bir türlü anlaşılamadığı, anlatmak istediklerini, düşüncelerini, niyetini ifade edemediği inancını taşır, ama kendi eksiklerinin, hatalarının farkına varamaz. Dolayısıyla bu hatalarını düzeltme, eksikliklerini giderme imkanı da olmaz.

Haksızlığa uğradığına ve konuların hep başka sorumluları olduğuna kendini inandırmış bir kişinin olayları algılayıp değerlendirme şekli de son derece yüzeyseldir. Üstelik çoğu zaman fevri, akılcı olmayan, duygusal ve en önemlisi Kuran ahlakına uymayan tepkiler gösterebilir. İçinde bulunduğu durumu akılcı ve mantıklı bir bakış açısıyla değerlendiremediği için, karşısındakini ve çevresindekileri de olmadık şeylerle itham edebilir. Hem kendisine hem de yakınlarına olumsuzluk verecek bir ruh hali içerisinde olur. Sürekli karşısındakileri suçlayan, akılcı düşünemeyen, mağdur olduğuna inanmış hatta bunu adeta saplantı haline getirmiş bir insanın, çevresindekilere olumlu, güzel, sevgi dolu bir yaklaşımı olması, bunu candan hissettirmesi de mümkün olmayacaktır. Hatta, bu bakış açısına sahip bir kişi konuşmasa bile, varlığıyla negatif bir elektrik yayacaktır. 

Bir insan eğer Kuran ahlakını tam yaşamıyorsa ve derin bir imana sahip değilse, elinde buna dair hiç bir bilgi olmamasına rağmen bu dünyada sanki hep uzun yaşayacakmış gibi bir hisse kapılabilir. Her ne kadar çevresinde ölüme dair yüzlerce örnek görse de, imtihanın bir sırrı olarak, çevrede bu açık gerçeği unutturabilecek ve onu gaflete sürükleyecek pek çok detay da vardır. Halbuki dünya, her bir birey için tek tek, Allah tarafından, kişilere has bir kaderle yaratılmıştır. Uzun yaşayan örneklerin var olması kişinin kendisinin de uzun yıllar yaşayacağı manasını taşımamaktadır. Herkesin kaderi farklıdır. Herkesin tek bir nihai sonu vardır. Herkes Ezeli ve Ebedi olan, Diri ve Kaim olan Yüce Rabbimiz'e varacaktır. Ve herkes tek tek kendi kaderinde belirlenenlere göre, başkalarından bağımsız olarak, sadece kendisine has olan kaderiyle imtihan olmaktadır. Dolayısıyla  “Hep ben iyi davranışlarda bulundum, alttan aldım, sabır gösterip hakkımdan feragat ettim biraz da karşı taraf yapsın” gibi küçük mantıklarla insan niyetini sarsmamalıdır. Müslüman, her koşulda Allah için tevekküllü olur, her koşulda Allah için sabır gösterir. Ve bunu bir ömür boyu şevkle, zevkle yapar, asla güzel ahlak göstermekten taviz vermez. Her defasında Allah rızası için güzel olan davranış ne ise onu uygular. Tek başına Allah’a varacağını, tek başına hesap vereceğini ve hesabını da hiç kimseyle paylaşmayacağını unutmaz. Kimse onun günahını yüklenmeyecektir. Yahut hiç kimse onun tek başına Allah’a adayarak yaptığı amellerine ortak olmayacaktır. Yalnızca niyetine göre bir tek kendisi yaptıklarından sorumlu olacaktır. 

Hiçbir günahkar bir başka günahkarın günahını yüklenemez. Eğer yükü ağır olan kimse (bir başkasını) onu taşımaya çağırsa, -bu, yakın-akrabası da olsa- kendisine ondan hiçbir şey yükletilmez. Sen, yalnızca gayb ile Rablerinden 'içleri titreyerek-korkmakta' olanları ve dosdoğru namazı kılanları uyarırsın. Kim temizlenip-arınırsa, artık o, kendi nefsi için temizlenip-arınmıştır. Sonunda dönüş Allah'adır. (Fatır Suresi, 18)

Bunun yanı sıra insan kendi adaletini kendi kendine sağlama eğiliminde değil, Allah’ın adaletine teslim olma yönünde bir bakış açısına sahip olmalıdır. Olayların Allah’ın takdirinden uzak (Allah'ı tenzih ederiz), tesadüfen geliştiğini zanneden insanlarda genelde kendi adaletini kendisi sağlama eğilimi vardır. Bu aslında kişinin içinde bulunduğu gafletin bir göstergesidir. Böyle bir kişi tevekkülden, İslam ahlakından son derece uzaktır. Tevekkül ve kader bilinci ise Allah’a tam bir güveni, tam bir teslimiyeti getirir. Aksi bir durumda insan hem çok sıkıntılı bir yaşam sürer hem de çok değersiz bir varlık haline dönüşür. Denendiğini, imtihan olduğunu unutmuş, ahirette cenneti haketmek için sınandığından gafil ve habersiz, itidalsiz, akılcılıktan uzak, sevginin, sadakatin, vefanın kıymetini ve anlamını bilmeyen adeta insani tüm özelliklerini yitirmiş bir hale girer. 

Çünkü tevekkülsüzlük, kişiyi ancak nefsin eseri olan mantıklara götürür. Adaletten uzaklaştırır. Öfkesine yenilip, başkalarına haksızlık yapmasına, konuyu nefsiyle değerlendirdiği için küçücük bir konuyu büyütmesine, kolaylıkla kapanacak bir konuyu önemli bir mesele haline getirmesine sebep olabilir. Nefis insanı zor bir durumla karşılaştığı anda fevri hisleri dışarı vurmaya yönlendirebilir. Nefiste hemen öfkelenme, sinirlenme, karşı tarafa kızgınlıkla açıklama yapma, üzülme, tartışmaya girme gibi dürtüler var olabilir. Şeytanla aynı safta olan nefis, insanı akılcı düşünmekten uzaklaştırır. 

Oysa vicdan, akıl ve Allah korkusu insanda çok güzel ve sağlam bir kontrol mekanizması meydana getirir. Nefiste bu gibi hislerin oluşması onlara kapılıp gitmeyi gerektirmez. Allah korkusunu taşıyan bir insanla taşımayan bir insan arasındaki farklar bu noktalarda kendini gösterir. Allah Al-i İmran Suresinin 134’üncü ayetinde şöyle buyurmuştur: Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz) geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever.

İmanlı insan Allah korkusundan dolayı aklıyla hareket eder. Müslüman kendisini manevi olarak kirletecek bu tarz nefis oyunlarından uzak durur. Biraz düşünür ve hemen güzelden, doğrudan yana seçim yapar. Çünkü aksinin ne maddi olarak ne manevi olarak hiç bir getirisi yoktur. Nefse uymak ahirette de, dünyada da yalnızca kayıp getirir. Öte yandan kaderi düşünerek, tevvekkül edip, Kuran ahlakıyla hareket eden bir insan da manevi olarak yükseldikçe yükselir. İmanı güçlendikçe güçlenir. 

Hiç kimse unutmamalıdır ki, herkes kendi yaptıklarından sorumlu tutulacaktır. İnsanın karşısına çıkan bazı kişilerin sergilediği gaflet içindeki tavırlar, kişinin o olumsuzluğa uyması için asla bir bahane olamaz. Kişi seçimini tamamen kendisi yapar. Mümin her koşulda Kuran’a uygun sözler söyleyebilecek, olgun tavır sergileyebilecek bir güce sahiptir. 

EVRİMCİLER İSPERMEÇET BALİNALARININ FEDAKARLIĞINI AÇIKLAYAMAZ


19. yüzyılda Charles Darwin tarafından ortaya atılan, ancak günümüzde artık yanlışlığı tam olarak ispatlanan evrim teorisinin açıklamaktan aciz olduğu konulardan biri de ‘hayvanlarda görülen fedakarlık’ örnekleridir.

Darwin’in bilim dışı iddiasına göre hayatta bir güçlü-zayıf savaşı vardır. Güçlü olanlar hayatta kalıp, zayıf olanların elenmesi suretiyle doğal bir seçilim oluşur, bu ayıklanma sonucunda en güçlü ve sağlıklı adaylar yaşamaya hak kazanır. Bu bir yaşam savaşıdır ve bu savaşta güçlüler kazanır, güçsüzler ezilip yok olmaya mahkumdur.  

Gerçekten de durum böyle midir? Bu soruya canlıların yaşantılarını inceleyerek cevap verebiliriz. Canlıların hayatlarını incelediğimizde ise yaşamlarının, evrimcilerin iddia ettiklerin tam tersine son derece şaşırtıcı, olağanüstü güzellikte fedakarlık ve dayanışma örnekleri ile dolu olduğunu görürüz. Canlılardaki fedakar ve işbirlikçi davranışlar evrim teorisinin geçersizliğini bir kez daha ve tüm açıklığıyla ortaya koyarken, önemli bir gerçeğin de delillerini oluşturmaktadır: Tüm evreni üstün güç ve kudret sahibi olan Allah yaratmıştır ve her bir canlı Yaratıcımız olan Allah'ın ilhamı ile davranmaktadır.

Evrimcilerin açıklayamadığı, canlılardaki pek çok fedakarlık örneklerinden biri yavrularını bir bakıcıya bırakarak besin aramaya giden ispermeçet balinalarında görülür.

St. Andrews, Durham ve Dalhousie Üniversiteleri’nden bilim adamları ispermeçet balinalarının kendi aralarında iş bölümü oluşturarak birbirlerinin yavrularına baktıklarını, bu sırada da kendilerinin avlanmaya çıktıklarını açıkladılar. Yavruları derinliğe ve uzun süre suyun altında kalmaya dayanamadıkları için, yavrularını emanet edip ava çıkan ispermeçet balinaları, nefeslerini uzun süre tutarak 700 metreye kadar dalıp avlanıyorlar. Bu sırada yüzeye yakın bölgede türdeşleriyle bekleyen yavrular, bu sayede katil balinalardan korunuyor.  

Dişi balinaların içinde en büyüğü olan ispermeçet balinası, 20 metreye kadar olan boyu ve 50 tona kadar olan ağırlığı ile okyanusun en büyük balinalarındandır. Ancak bu devasa boyutlardaki balina aynı zamanda çok da fedakardır. Yavrularına besin sağlayabilmek için bir dizi düzenleme yapar. Önce katil balinalardan korunmaları, sonra da onlara besin sağlaması gerektiğinin bilinci içinde adeta şuurlu gibi hareket eder. Darwin teorisine göre balinanın tüm yavruları bırakıp yalnızca kendi yaşamını güven altına alması gerekirdi, oysa ispermeçet balinası bu bekçiliği kendi yavrusu için yaptığı gibi aynı şekilde diğer ispermeçet balina yavruları için de yapmaktadır. Kendisi risk altında olsa dahi önce yavruların güvenliğini düşünmektedir. Balina evrimcilerin açıklayamadığı bir şefkat, merhamet ve fedakarlık ruhu içinde hareket etmektedir. 

Neden balina yavrularını koruma iç güdüsü ile hareket eder? Yavrusunun ihtiyaçlarını nasıl bilmektedir? Onların tehlikede olduklarını nasıl hissetmekte, bu tehlikeyi bertaraf etmek için neden büyük bir fedakarlık örneği göstermektedir? Şuur sahibi olmayan bir hayvanın bu özellikleri kendisinden göstermesi mümkün değildir. Hayvanlarda şefkat, merhamet, sevgi, fedakarlık gibi özellikleri tecelli ettiren rahman olan Rabbimizdir. Sevginin, merhametin, şefkatin tek sahibi Allah’tır. Allah bu örnekleri, düşünmemiz, yerdeki ve gökteki her şeyin sonsuz rahmet sahibi Rabbimiz’e ait olduğunu anlamamız, her şeyi kontrol edenin ve tek güç sahibinin Yüce Zat’ı olduğunu kavrayabilmemiz için yaratmaktadır. Akıl ve vicdan sahibi her insan bu davranışların ancak tüm canlıların hakimi olan Allah'ın takdiriyle oluşabileceğini kolaylıkla kavrayacaktır. Çünkü  Allah'ın Kuran'da da bildirdiği gibi:

Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır. (Casiye Suresi, 4)

ÖLÜMÜN YERİ, ZAMANI VE ŞEKLİ KADERDE BELİRLİDİR


Ölüm, her olay gibi, Allah'ın dilemesiyle hayır ve hikmetle gerçekleşir. Bir insanın doğum tarihi nasıl belliyse, aynı şekilde ölüm tarihi de daha o doğmamışken, dakikasına, saniyesine kadar bellidir. İnsan da kendisine verilen süreyi her saniye biraz daha tüketerek, o son ana doğru hızla yaklaşır. Herkesin ölümünün yeri, zamanı ve şekli kaderinde belirlenmiştir.

Buna rağmen insanların bir kısmı ölümün, Allah'ın ona sebep olarak yarattığı olaylar zincirinin bir sonucu olduğunu sanırlar. Her gün gazetelerde ölüm haberlerini okur, ardından da, "Eğer bir tedbir alınsaydı sonuç bu şekilde olmazdı; şöyle yapılsaydı ölmezdi" gibi cahilce mantıklar yürütürler. Halbuki her insan kendisine tanınmış süreden ne bir saniye eksik ne de bir saniye fazla yaşayamaz. Ancak, imanın verdiği bilinçten uzak olan insanlar, her olaya olduğu gibi ölüme de tesadüfler zincirinin bir parçası olarak bakarlar. Allah Kuran'da, tamamen inkarcılara özgü olan böyle çarpık bir zihniyetten müminleri sakındırır:

Ey iman edenler, inkar edenler ile yeryüzünde gezip dolaşırken veya savaşta bulundukları sırada (ölen) kardeşleri için: "Yanımızda olsalardı, ölmezlerdi, öldürülmezlerdi" diyenler gibi olmayın. Allah, bunu onların kalplerinde onulmaz bir hasret olarak kıldı. Dirilten ve öldüren Allah'tır. Allah, yaptıklarınızı görendir. (Al-i İmran Suresi, 156)


Ölümü bir tesadüf sanmak büyük bir akılsızlıktır. Ve bu durum, üstteki ayetten de anlaşılacağı gibi, insana büyük bir manevi azap, karşı konulamaz bir sıkıntı verir. İnkar edenler, yakınlarını ve sevdiklerini kaybettiklerinde bu büyük azabı yaşarlar. Ölenin aslında bir kurtulma ihtimali olduğunu, fakat aksilik, tedbirsizlik gibi durumlar yüzünden zamansız öldüğünü düşünürler. Bu düşünce de onların üzüntü, pişmanlık ve acılarının katlanarak artmasına neden olur. Çektikleri bu sıkıntı ve acı, gerçekte inançsızlıklarının azabından başka bir şey değildir.

Oysa olayın çok önemli bir sırrı vardır; ölümün sebebi, ne bir kaza, ne bir hastalık, ne de başka bir şeydir. Bütün bu sebepleri yaratan Allah'tır. Kaderimizde belirtilen süre dolduğu zaman, yukarıda sayılan sebeplerden herhangi bir tanesi nedeni ile hayatımız sona erer. Ve insan, elindeki tüm maddi imkanını seferber etse dahi, kendisi için belirlenmiş olan ölüm zamanından bir an bile fazla yaşayamaz. Kuran'da bu İlahi kanun şöyle haber verilir:

Allah'ın izni olmaksızın hiçbir nefis için ölmek yoktur. O, süresi belirtilmiş bir yazıdır... (Al-i İmran Suresi, 145)

KROMOZOMLARDA KODLU 'RUHA DAİR ÖZELLİKLER' EVRİMLE AÇIKLANAMAZ

Allah, insan bedeninin her milimetrekaresini benzersiz bir sanat ile yaratmıştır. Hücreleri, onları meydana getiren organelleri, molekülleri, atomları vesile ederek insan vücudunda son derece kusursuz bir yapı meydana getiren Allah, kromozomları da insanın bütün hayatında rol oynayan önemli bir unsur kılmıştır. Nitekim insanın doğuştan sahip olduğu kromozomlar, yaşam boyu onda tecelli edecek olan tüm özellikleri belirlemektedir. Öyle ki, daha anne karnında yeni döllenmiş bir yumurta hücresiyken bile, kişinin doğduğunda sahip olacağı göz rengi, kan grubu, yüz şekli, kemik yapısı ve bunlar gibi tüm fiziksel özellikleri kromozomlarında kayıtlı olarak mevcuttur. Diğer bir deyişle, kromozomların üzerindeki DNA şifrelerinde yeni doğacak olan canlının tüm fiziki özellikleri saklıdır. 


Her insanın bedeninde 23 çift olarak bulunan bu kromozomların diğer bir mucizevi özelliği de, içlerinde kişinin kişisel özelliklerinin de kayıtlı olarak bulunuyor olmasıdır. Nasıl ki bir kişinin doğduğunda göz ya da saç renginin ne olacağı kromozomlarında belirlenmiş ise, hayatı boyunca sahip olacağı tüm kişilik özellikleri yine bu kromozomlarda şifrelenmiştir. Bu da insanın tüm hayatının ve tüm amellerinin Allah tarafından bir bütün olarak yaratılmış olduğunun bir göstergesidir. Hiç şüphe yok ki Allah geçmişimizi, geleceğimizi, işlediğimiz tüm amelleri bilen, bizi bizzat yaratan, hiç yoktan varedendir.

İnsanın olduğu gibi hayvanların da; örneğin, kedilerin, köpeklerin, arıların, karıncaların ve diğer tüm hayvanların gerek fiziksel gerek ruhsal özellikleri kromozomlarındaki DNA moleküllerinin içerdiği aminoasitlerin kendi aralarında değişik biçimlerde biraraya gelerek oluşturdukları genetik şifreye göre önceden belirlenmiştir. Bu özel kodlamaya göre örneğin arının yüzyıllar boyunca nesilden nesle aynı görünüme sahip olacağı, aynı tür davranışları sergileyeceği; yeni bir koloni keşfettiğinde bunu diğer arılara duyurmak için özel bir koku salgılayacağı, saldırıya uğradığında diğer arılarla beraber kovan girişine birikerek düşmanı geri püskürteceği, kovan ısısı yükseldiğinde kovana yakındaki su kaynaklarından topladığı su damlalarını getireceği ve bunları kuluçka hücrelerinin üzerine serpeceği ve daha pek çok davranışları kendisinde ve tarih boyunca yaşamış tüm arıların kromozomlarında “içgüdü” olarak kayıtlıdır. “İçgüdü" olarak tanımlanan tüm davranış biçimleri ise Allah'ın ilhamıdır. Her şeyin tesadüfler sonucu meydana geldiğini iddia eden evrimciler dahi aslında canlıların tüm vasıflarının Allah tarafından yaratıldığı gerçeğinin  farkındadırlar. Evrim teorisinin kurucusu olan Charles Darwin de içgüdülerin yaratılmış olduğunu kabul etmemenin mantıksız olduğunu şöyle itiraf etmiştir: 

“Sonunda yavru guguğun üvey kardeşlerini yuvadan atması, karıncaların köleleştirmesi gibi içgüdüleri, özellikle bağışlanmış ya da yaratılmış içgüdüler olarak değil de, bütün organik yaratıkların ilerlemesine yol açan genel bir yasanın, yani çoğalmanın, değişmenin, en güçlülerin yaşamasının ve en zayıfların ölmesinin küçük neticeleri olarak görmek, mantıklı bir sonuç çıkarma olmayabilir, ama benim hayal gücüm için çok daha doyurucudur.” (Charles Darwin, Türlerin Kökeni, s. 310)

RÜYA ALEMİ İLE DÜNYA HAYATI ARASINDAKİ ÖNEMLİ BENZERLİK

Rüya gördüğü sırada çalan saatin sesi ile uyanan insan kısa süreli bir şaşkınlık yaşar. Rüyasında yaşadığı sevinçler,üzüntüler, tattığı yiyecekler ya da hissettiği kokular kendisine hala o kadar gerçekçi geliyordur ki, rüyanın etkisini bir süre üzerinden atamaz. 

Tarih boyunca pek çok düşünür rüyanın gerçek mahiyetini ve rüya ile dünya hayatı arasındaki ilişkiyi araştırmıştır. Alman bir felsefeci bu konuda şunları söylemiştir:

Biz şimdi uyanık halde miyiz, yoksa düş mü görüyoruz? Bu kuşkusuz anlamlı bir sorudur. Aslında bu soruyu çoğu kere düşümüzde sorduğumuz da olmuştur. Gene düşümüzde soruya verdiğimiz yanıtın, yani uyanık olduğumuz yanıtının, biz uyandıktan sonra yanlış olduğunu görmüşüzdür. Peki aynı yanılgı şimdi de olamaz mı? Hayır diyemeyiz, çünkü pekala bir gün düş gördüğümüz ortaya çıkabilir. (Hans Reichenbach, Bilimsel Felsefenin Doğuşu, s. 179)

Descartes ise bu konu hakkında şu yorumu yapmıştır:

Rüyalarımda şunu bunu yaptığımı, şuraya buraya gittiğimi görürüm; uyanınca da hiçbir şey yapmamış, hiçbir yere gitmemiş olduğumu, uslu uslu yatakta yattığımı anlarım. Benim şu anda da rüya görmediğim, hatta bütün hayatımın bir rüya olmadığı güvencesini bana kim verebilir? İşte bütün bunlardan, içinde bulunduğum dünyanın gerçekliği tümü ile şüpheli bir şey oluyor. (Macit Gökberg, Felsefe Tarihi, s. 263)

Gerçek şu ki rüya ile dünya hayatının çok önemli bir ortak noktası vardır. Bu ortak özelliği anlamak için şöyle bir örnek verebiliriz: Rüyada kendi bedeninizi gördüğünüzü varsayalım ve rüya esnasında size “Nerede görüyorsun?” diye sorulduğunda, “Beynimde görüyorum” dediğinizi düşünelim. Oysa, açıktır ki, siz rüyanızda bu cevabı verirken ortada gerçek bir beyin yoktur. Rüyadaki vücut ya da beyin tamamen hayali bir görüntüden ibarettir. Rüya sırasındaki görüntüleri gören irade ise, hiç kuşku yok, hayali bir beyinden çok daha “ötede”olan bir varlıktır.

Rüyanızda verdiğinizi varsaydığımız cevap, dünya hayatımızda bize sorulan “Nerede görüyorsun?” sorusuna verilen doğru cevaptır. Nitekim, bilindiği gibi, gören"göz" değildir ve tüm görüntü beyinde oluşmaktadır. Gözlerin ve gözlere bağlı olan milyonlarca sinir hücresinin tek görevi ise, görme işleminin gerçekleşmesi için beyne mesaj iletmektir. Lisede öğrendiğimiz bilgileri hatırlayacak olursak; bir cisimden gelen ışık, gözün ön kısımında bulunan mercekten geçer ve görüntüyü arka kısımdaki bölgeye yansıtır, retina adlı tabakaya düşen görüntüler elektrik akımına dönüştürülerek beyindeki görme merkezine iletilir ve beyin, bu sinyalleri üç boyutlu, anlamlı görüntüler haline getirir. Bu bilgilerden görenin gözler olmadığı açıkça anlaşılmaktadır, ancak hiç kuşku yok ki, gören ve algılayanın sudan, protein ve yağ moleküllerinden oluşan bir et parçası olduğunu iddia etmek de çok yanlış olacaktır. Buradan da, beyin dediğimiz et parçasında görüntüleri seyrederek yorumlayacak, bilinci oluşturacak, kısacası “ben” denilen varlığı meydana getirebilecek bir özelliğin bulunmadığı anlaşılmaktadır. Oysa beynin içinde ışıl ışıl renkli bir dünyayı seyreden, senfonileri, kuşların cıvıltılarını dinleyen, gülü koklayan biri vardır. Peki göze, kulağa, burna ihtiyaç duymadan tüm algıları hisseden bu şuur kime aittir?

Söz konusu şuur, hiç şüphe yok ki Allah’ın yaratmış olduğu ruhtur. Ruh, görüntüyü seyretmek için göze, sesi duymak için kulağa ihtiyaç duymaz. Bunların da ötesinde, düşünmek için beyne ihtiyaç duymaz.

Bu açık ve ilmi gerçeğe vakıf olan her insanın, beynin içindeki birkaç santimetreküplük, kapkaranlık mekanda, üç boyutlu, renkli, gölgeli ve ışıklı olarak yaratılan kainatın ancak kopyalarıyla muhatap olduğu, ne yaparsa yapsın yeryüzünde gördüğü her şeyin yalnızca kopyalarını görebildiği sırrını anlayacak, böylelikle kendini ve bu görüntüler alemini yaratan Yüce Rabbimiz Allah’ın sonsuz gücünü düşünüp O’na derin bir sevgi ve saygıyla bağlanacak, O’na yönelip O’na sığınacaktır. 


Ölüm anında şuur keskinleşecektir


Yukarıdaki bilgilerden yola çıkarak özetle söyleyebiliriz ki, bizler hiçbir zaman“görüyorum” dediğimiz şeylerin aslını göremeyiz. Biz ancak maddesel dünyanın görüntüsüyle muhattap oluruz. Dünya hayatı yalnızca insanların ruhuna algılattırılan görüntülerden ibarettir ve onların imtihan olması ve kıyamette hesabını vereceği amelleri kazanmaları için yaratılmaktadır. İnsan, bu gerçeği en iyi ölüm anında anlayacaktır. Nitekim ölümle birlikte insanın beyninde seyrettiği dünya görüntüsü değişecek, bunun yerine ölüm anının, hesap gününün ve ahiretin görüntüsü gelecektir. Allah'ın Kuran'da bildirdiği gibi, ölümle birlikte insan adeta bir uykudan uyanacak, rüyasından gerçek dünyaya geçer gibi, gerçek ve sonsuz hayatına geçecektir. Bir ayetinde Allah bu gerçeği şöyle bildirmektedir:

Andolsun, sen bundan gaflet içindeydin; işte Biz de senin üzerindeki örtüyü açıp-kaldırdık. Artık bugün görüş-gücün keskindir. (Kaf Suresi, 22)


Peygamber Efendimiz (SAV) de bir hadis-i şerifinde "İnsanlar uykudadır, ölümle uyanırlar." (İmam Gazali, İslam Klasikleri 2, Bedir Yayınları, 18 sf. 36152)buyurarak bu büyük gerçeğe dikkat çekmiştir.

3 Mart 2010 Çarşamba

TEVEKKÜL BİR BÜTÜNDÜR, KÜÇÜK KONULAR BÜYÜK KONULAR DİYE AYRILMAZ


Müslümanın aklı Kuran’a bağlı olduğu için her ayet kişiliğini şekillendiren bir yapı taşı niteliğindedir. Bu sebeple mutlaka iyi, güzel, hayırlı şeylere ayarlıdır Müslüman. Kendi aklından, konular arasında ayrım yapmaz. Tüm değerlendirmeleri Kuran'a göredir.

Bazı insanlar bazı konuları kendilerince kişisel olarak değerlendirip küçük görerek farklı ayrımlar yapabilir. Oysa kişisel olduğu düşünülerek yapılan pek çok tavır Kuran’a uygun olmayabilir. Bazı insanların ufacık konulardan dengelerinin sarsılarak tevekkülsüzlüğe sürüklenebildiği, bazı insanların da hastalık, ölüm, mal kaybı gibi durumlarda tevekkülsüzlüğe düştükleri görülür. Halbuki şeytanın kurmaya çalıştığı tuzaklara karşı Kuran vesilesiyle dikkatli olunduğu müddetçe, tevekkülün rahatlığı içerisinde Allah’ı dost ve vekil edinerek yaşayan bir insan için tüm bunlar kolayca atlatılacak bir konu olur.

Kuran’da iyilikler ve kötülükler birbirinden apaçık ayrılmıştır. Allah ayetlerde sürekli olarak insanlara iyiliği, güzel davranışlarda bulunmayı emreder. Kötülüğe iyilikle karşılık verilmesini, af yolunun benimsenmesini, haklı olunsa dahi haktan feragat etmenin daha hayırlı olacağını, bunun gibi pek çok güzel ahlak özelliğini tarif etmiştir. Bir ayette Allah iyilikle kötülüğün eşit olmayacağını şöyle buyurmuştur:

İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir. (Fussilet Suresi, 34)


Bazı insanlar günlük olaylardaki küçük şeylerden umulmadık derecede etkilenebilirler. Büyük ve önemli gibi görünen bir olayın, kişinin nefsini zorlayacağı beklenirken kimi zaman bazı insanları bu tarz konular hiç etkilemez. Hiç beklenmedik son derece küçük bir mesele ise nefis için çok daha zorlayıcı bir konu haline gelir.

Örneğin bir kişinin çok değerli bir eşyasına zarar gelmesi, malının zarara uğraması o insan üzerinde olumsuz bir etki meydana getirmez. Böyle bir durumu çok metanetle karşılar, bir hayır olduğunu düşünür, Allah’tan hayırla böyle bir durumun meydana gelmiş olabileceğini ifade eder. Bunun telafi edilemeyecek bir şey olmadığını, kaybının da o kadar önemli olmayacağını düşünüp, son derece güzel ve tevekküle karşılar bu durumu.

Ancak aynı insan hiç beklenmedik bir biçimde bir başkasının sözünden veya bir mimiğinden olumsuz yönde etkilenebilir. Ve aynı tevekkülü burada gösteremediği görülür. Örneğin bir arkadaşının davranışlarından, kimi mimiklerinden ve sözlerinden rahatsız olarak, rahatsızlık duyduğu özelliklerine kendince bir anlam verir. Karşısındakinin bunları kendisini gizli gizli kızdırmak için yaptığını, başkalarının anlamayacağı şekilde üstü kapalı olarak kendisini rahatsız etmeye çalıştığını, kendisini kıskandığı için üsturuplu bir üslupla kendisini kötü bir konuma getirmek için sinsi bir metot içine girdiğine inanır. Karşısındaki kişinin hemen hemen her hareketine bu kanaatine delil oluşturacak ipuçları arayarak bakar. Son derece küçük bir konu bu insan için şaşırtıcı bir biçimde önemli hale gelebilir. Belki başka hiçbir şeyin meşgul etmediği kadar kişinin aklını meşgul eder. Sürekli olarak düşüncelerinde bu konuya yer verip, bu konu üzerine çeşitli alternatifler geliştirir. Karşı tarafın davranışından çeşitli sonuçlar çıkararak, tahminleri ışığında pek çok anlam yükleyip, kendini olmadık sıkıntılara sokabilir.

Karşısındakinin Allah’ın kontrolünde olan aciz bir varlık olduğunu, her olayı, her mimiği, her karakteri Allah’ın kaderde meydana getirdiğini unutur. Allah’ın karşısındaki insanı onun ahlakını sınamak için bir deneme konusu olarak yaratmış olabileceğini, olgun tavır gösteren tarafın kendisi olması gerektiğini göz ardı eder. Oysa Allah, insanların kimini kimisi için bir deneme konusu kıldığını bildirmiştir:

... Biz, sizin kiminizi kimi için deneme (fitne konusu) yaptık. Sabredecek misiniz? Senin Rabbin görendir. (Furkan Suresi, 20)

Herşey insanın ahireti açısından bir deneme konusudur. Ayette belirtildiği gibi iman eden bir kişinin üzerine düşen sabır göstermektir. Şuurlu, berrak bir akılla konuları değerlendirip bunların bir deneme konusu olduğunu akıldan çıkarmamak Müslüman bilincinin bir göstergesidir.

İnsan kendi kendine “ama bu konu farklı, şu konu farklı” gibi değerlendirmelere girerse çok yanılır. Küçük büyük diye bir konu yoktur. Herşey bir bütündür. Vemüslümanın hayatı boyunca sınandığı temel konulardan bir tanesi Allah rızası için güzel ahlakı göstermek, nefisten yana değil, Allah’tan yana nefse karşı tavır almaktır. Ömrü boyunca, üzerine düşen sorumluluk, Müslümanca, Allah’ın beğeneceği düşünce ve tutum üzerinde olmaktır.

İnsan, hayatı içerisinde bir sürü insan karakteriyle karşılaşır. Hepsi birbirinden farklıdır. Kuranda Allah’ın tarif etmiş olduğu pek çok karakter vardır. Müşrikler, münafıklar, fasıklar, müminler... Her insan bir değildir. Allah korkusunun derecesine bağlı olarak insanlar karakterlerini sergilerler. Ancak karşı taraftaki insanların ahlak yapıları samimi iman eden bir insanı asla etkilememelidir. Herhangi bir yanılgı içine düşürmemelidir. Bu konuyla ilgili bir ayette Allah şöyle buyurmaktadır:

Öyleyse sen sabret; şüphesiz Allah'ın va'di haktır; kesin bilgiyle inanmayanlar sakın seni telaşa kaptırıp-hafifliğe (veya gevşekliğe) sürüklemesinler. (Rum Suresi, 60)

Müslüman, asla başkalarını örnek alarak, onların yapmakta oldukları bir hataya ayak uydurmamalıdır. Bir insan Allah’a inandığını söyler, ancak kalbinde Allah korkusu zayıftır, eksiktir; bunu başkası bilemez. Ancak Allah bilir. Dolayısıyla eğer insan samimi iman ediyorsa, o zaman dosdoğru yol apaçık ortadadır. Başkalarının ahlakı kıyas olamaz.

Samimi Allah’tan korkup, iman eden insanın üzerine düşen, tavizsiz olarak Allah’ın razı olacağı davranışlarda bulunmaktır. Cahilce yapılan davranışlardan sakınarak, akıllı ve olgun bir tutumla, karşılaştığı rahatsız edici durumlar karşısında Allah’a tevekkül ederek sabır göstermektir.  Çünkü Allah, “Sen af (veya kolaylık) yolunu benimse, (İslam'a) uygun olanı (örfü) emret ve cahillerden yüz çevir.” (Araf Suresi, 199) diye emretmektedir.

Aklı başında, iman sahibi bir insanın tavırları her zaman eksikleri telafi eder nitelikte asil ve vakurdur. Başta, Allah’a olan derin bağlılığı, korkusu sebebiyle diğer insanların tavırlarına bakarak davranışlarını şekillendirmez. Ahireti açısından gücünün yettiği en güzel ahlakı gösterir ve her durumda, Allah’a tevekkül ile yönelir.

Karşılaşılaşılan olaylar küçük, büyük diye ayrılmadan tevekkülle, hayır ve hikmet gözüyle, Müslümanca değerlendirilmelidir. Allah Katında neyin küçük neyin büyük olduğunu insan bilemez. “Bu büyük, şu küçük” diye konuları kendi aklına göre sınıflandıramaz. Müslümanın üzerine düşen sürekli Allah’a yönelen, Allah’tan korkup sakınan, tevekküllü, dengeli bir yapıda istikrar göstermesidir.

MADDENİN ARDINDAKİ SIR KONUSU, VAHDETİ VÜCUT DEĞİLDİR


Maddenin ardındaki sır konusu, bazı kişilerin itirazlarına neden olmaktadır. Sözkonusu kişiler, bu konunun özünü yanlış anladıkları için, bu konunun vahdeti vücut öğretisi ile aynı olduğunu iddia etmektedirler.

Öncelikle şunu belirtelim ki, Sayın Harun Yahya ehli sünnet inancına sıkı sıkıya bağlıdır ve vahdeti vücud öğretisini savunmamaktadır. Ayrıca unutmamak gerekir ki, vahdeti vücut öğretisi Muhyiddin İbn Arabî gibi çok büyük İslam alimleri tarafından savunulmuştur.

Vahdeti vücud düşüncesini anlatan birçok önemli İslam aliminin, geçmişte, bu kitaplarda yer alan bazı konuları tefekkür ederek anlattıkları doğrudur. Ancak bu eserlerde anlatılanlar vahdeti vücud düşüncesi ile aynı değildir.

Örneğin vahdeti vücud düşüncesini savunanların bir kısmı yanlış fikirlere kapılarak, Kuran'a ve ehli sünnet inancına aykırı bazı iddialarda bulunmuşlar; örneğin Allah'ın yarattığı varlıkları tamamen yok saymışlardır. Oysa, maddenin ardındaki sır konusu anlatılırken kesinlikle böyle bir iddiada bulunulmamaktadır. Bu konu, Allah'ın tüm varlıkları yarattığını, ancak yarattığı varlıkların aslını Allah'ın gördüğünü, insanların ise bu varlıkların beyinlerinde oluşan görüntülerini görebildiklerini açıklamaktadır.

Gördüğümüz tüm varlıklar, dağlar, ovalar, çiçekler, insanlar, denizler, kısacası gördüğümüz herşey, Allah'ın Kuran'da var olduğunu, yoktan var ettiğini belirttiği her varlık, yaratılmıştır ve vardır. Ancak, insanlar bu varlıkların asıllarını duyu organları yoluyla göremez veya hissedemez veya duyamazlar. Gördükleri ve hissettikleri, bu varlıkların beyinlerindeki kopyalarıdır. Bu ilmi bir gerçektir ve bugün başta tıp fakülteleri olmak üzere tüm okullarda öğretilen bilimsel bir konudur. Örneğin şu anda bu yazıyı okuyan bir insan, bu yazının aslını göremez, bu yazının aslına dokunamaz. Bu yazının aslından gelen ışık, insanın gözündeki bazı hücreler tarafından elektrik sinyaline dönüştürülür. Bu elektrik sinyali, beynin arkasındaki görme merkezine giderek, bu merkezi uyarır. Ve insanın beyninin arkasında bu yazının görüntüsü oluşur. Yani siz şu anda gözünüzle, gözünüzün önündeki bir yazıyı okumuyorsunuz. Bu yazı sizin beyninizin arkasındaki görme merkezinde oluşuyor. Sizin okuduğunuz yazı, beyninizin arkasındaki "kopya yazı"dır. Bu yazının aslını ise Allah görür.

Sonuç olarak, maddenin beynimizde oluşan bir hayal olması onu "yok" hale getirmez. Ancak bize, insanın muhatap olduğu maddenin mahiyeti hakkında bilgi verir, ki bu da maddenin aslı ile hiçbir insanın muhatap olamadığı gerçeğidir.

Bu gerçek İdealizm, Matrix Felsefesi ve Maddenin Gerçeği isimli kitabımızda şu şekilde dile getirilmiştir:


DIŞARIDA MADDE VARDIR, ANCAK BİZ MADDENİN ASLINA ULAŞAMAYIZ!


Madde hayaldir demek, madde yoktur demek değildir. Aksine biz görsek de görmesek de maddesel bir dünya vardır. Ancak biz bu dünyayı beynimizin içinde bir kopya diğer bir deyişle algılarımızın yorumu olarak görürüz. Dolayısıyla madde, bizim için hayaldir.

Kaldı ki dışarıda maddenin varlığını, bizden başka gören varlıklar da vardır. Allah'ın melekleri, yazıcı olarak tayin ettiği elçileri de bu dünyaya şahitlik etmektedirler:

Onun sağında ve solunda oturan iki yazıcı kaydederlerken O, söz olarak (herhangi bir şey) söylemeyiversin, mutlaka yanında hazır bir gözetleyici vardır. (Kaf Suresi, 1718)

Herşeyden önemlisi, en başta Allah herşeyi görmektedir. Bu dünyayı her türlü detayıyla Allah yaratmıştır ve Allah her haliyle görmektedir. Kuran ayetlerinde şöyle haber verilmektedir:

... Allah'tan korkupsakının ve bilin ki, Allah yaptıklarınızı görendir. (Bakara Suresi, 233)

De ki: "Benimle aranızda şahid olarak Allah yeter; kuşkusuz O, kullarından gerçeğiyle haberdardır, görendir." (İsra Suresi, 96)


Ayrıca unutmamak gerekir ki, Allah tüm olayları "Levhi Mahfuz" isimli kitapta kayıtlı tutmaktadır. Biz görmesek de bunların tamamı Levhi Mahfuz'da vardır. Herşeyin, Allah'ın Katında, Levhi Mahfuz olarak isimlendirilen "Ana Kitap"ta saklandığı şöyle bildirilmektedir:

Şüphesiz o, Bizim Katımızda olan Ana Kitap'tadır; çok yücedir, hüküm ve hikmet doludur. (Zuhruf Suresi, 4)

... Katımızda (bütün bunları) saklayıpkoruyan bir kitap vardır. (Kaf Suresi, 4)

Gökte ve yerde gizli olan hiçbir şey yoktur ki, apaçık olan bir kitapta (Levhi Mahfuz'da) olmasın. (Neml Suresi, 75 )



http://maddeninardindakisir.com/onsoz.htm

1 Mart 2010 Pazartesi

ŞER ZANNETTİĞİMİZ HAYIR, HAYIR ZANNETTİĞİMİZ ŞER OLABİLİR

 Sayın Adnan Oktar'ın 21 Kasım 2009 Tarihli Kral Karadeniz ve Kanal Urfa Röportajından;
 
ADNAN OKTAR: İnsanlar, bir şey oluyor, bayağı bir seviniyor. Halbuki onun için şer oluyor, bilmiyor. Mesela, ne bileyim, çalıntı bir mal buluyor, alıyor, seviniyor ona. Onu alıp kullanıyor. Onu kendisi için bir hayır zannediyor. Halbuki o bir şerdir. Ama mesela farzedelim işinden atılıyor veyahut yolda giderken, yemek kabı, ayağı takılıyor, kırılıyor, kap dökülüyor. O yemekte belki zehirli bir şey vardı veyahut vücuduna zarar verecekti veyahut Allah onu düşündürmek kastıyla yapabilir. Birçok hikmeti olabilir. Orada ona mutlaka hayır gözüyle bakacak. Şer gözüyle baktığında o ibadet olmaz. Çünkü Allah’ın çok ince detaylı sanatı vardır. Mesela bakın, Mehdi’yi yaratıyor. Mehdi’sini, o devrin, en zorlu olaylarıyla karşı karşıya getiriyor Cenab-ı Allah. Mesela hapse sokturuyor, insanlara iftira attırıyor, insanların üzerine, onlara zulüm yapılmasına sebep oluyor, talebelerine. Değil mi? Binbir türlü acının içinden geçiyorlar. Mehdi ne diyor? Bunda da bir sabır var. Bunda da bir hayır var. Bunda da bir güzellik var diyor. Değil mi? Buna sabretmek lazım, buna hayır gözüyle bakmak lazım. Allah beni deniyor diyor, Allah beni sınıyor diyor. Allah’a hamdolsun diyor mesela Mehdi. Ama şeytani düşünen de, ya diyor, Allah vermesin, işte ben Allah için ne kadar iyilik yapıyorum, güzellik, mesela namaz kılıyorum, oruç tutuyorum ama Allah bana dert veriyor, bela veriyor diyor ve namazını, niyazını bırakıyor. İşte o da kaybedelerden olmuş oluyor. Sınayacağız dediği işte Cenab-ı Allah’ın bu. Yani Allah dener. Onun için şer zannedilen şeylerde hayır olduğunu insan bilecek. Her şerde mutlaka bir hayır vardır, Müslümanda. Ama imansız olan bir insanın da her hayır gördüğünde bir şer olur. Hepsi onun için bir şerdir... Mesela kadın hamile olur. Bütün vücudu bozulur, hastalanır. Onun için bir şer olur. Mesela zengin olur, mide ülseri olur, o zenginliği, malı koruyacağım diye, sıkıntısından saçları dökülüyor. Değil mi? Sapsarı oluyor, eli ayağı boşalıyor, sinir hastası oluyor. O mal, onun başına bela olmuş oluyor. Veya çok fazla para kazanıyorlar, çok iyi besleniyorlar, bütün aile kolestrolden hasta oluyor, kendisi de hasta oluyor, gut hastalığına yakalanıyor. Değil mi? Birçok hastalığa sebep oluyor. Öbür fakir insan da yiyemiyor, mesela sebzeyle, bakliyatla besleniyor ama kıpkırmızı gayet sağlıklı oluyor. Onun da mesela kanında hiç kolestrol olmamış oluyor ama o, kendisi için şer zannediyor onu. Halbuki hayır var. Allah’ın o kadar detaylı sanatı vardır ki dünyada, insanlar bunu saymaya kalksa bitirmeleri mümkün değil. Zaten Allah diyor ayette, “Bütün denizler mürekkep olsa” diyor, “bütün ağaçlar da kalem olsa,” diyor, şeytandan Allah’a sığınırım, “denizler tükenir” diyor, “Allah’ın kelimesi tükenmez” diyor Cenab-ı Allah. Bu sırrı bilmedikleri için zaten insanların çektiği sıkıntılar, yani bir sebebi de o oluyor. Hep sinir hastası oluyorlar, kokaine alışıyorlar, uyuşturucuya alışıyorlar. Hep sulugözdür bazı insanlar, yani havadan, böyle şey gibi, emme basma tulumba gibi, daha dokunsan ağlar. Mesela görüyorum,  halktan görüyorum, insanlarda, romanlarda görüyorum, filmlerde görüyorum, inşaAllah, ama bizim çocuklar sağlamdır o konuda, maşaAllah.


İNTİHAR ETMEK HARAMDIR

Adnan Oktar'ın 11 Ekim 2009 Tarihli Kanal 35 Ve Kral Karadeniz Tv Röportajından;

ADNAN OKTAR: Yani bakın bir insan intihar edecek kadar gücünü kaybettiyse manevi bir çöküntünün şiddetini gösteriyor bu. Her halükarda insan cinayet işlemez. Hiçbir sebep insanı cinayet işlemeye itemez. Kendini öldürmesi de cinayettir ve çok büyük bir haramdır yaptığı. Kim yaparsa. Kardeşim, ne olur? Evinden çıkarsın, gider parkta oturursun. Yani belediyenin bulduğu bir yere gidersin, yarım ekmek yersin değil mi, bir caminin avlusunda kalırsın ama yine insan kendini öldürmez. Çok büyük bir haramdır. Ne oluyorsun? Yani açlıktan mı öleceksin? Ne olacak? Allah korur seni. Eğer onur meselesiyse onur, niye onur olsun? Sen iflas ettiysen saygıyla karşılarız bunu. Allah seni iflas ettirmiş, bir hayır var. Niye tedirgin oluyorsun? Allah diyor: “Bolluk da verir” şeytandan Allah’a sığınırım ayet de var. “Darlık da verir” diyor Allah. Bollukta şımarma olmaz, enaniyet, kibir ve gurur olmaz darlıkta da üzüntü,  yes ve ümitsizlik olmaz. Allah’a tevekkül edecek ve sabırlı olacak. 

SUNUCU: Allah’a isyan etmeyip sabırlı olması gerekiyor.

ADNAN OKTAR: Tabi. Bu da çok büyük bir tehlike buna karşı da toplumun uyarılması lazım. Çok değerli insanlar da yani bu intihar edenler değil mi? Fakat dini bilgileri eksik, imanları zayıf oluyor genellikle bir cinnet hali geliyor, bunalıyorlar ve intihar ediyorlar. Allah esirgesin...Ve çok büyük harama giriyorlar. 

VİCDANIN YERİNE MANTIĞIN PEŞİNDEN GİTMEK İNSANA KAYIP GETİRİR

 Sayın Adnan Oktar'ın Kocaeli Tv Ve Tempo Tv Röportajından (23 Ekim 2009)

ADNAN OKTAR:  İnsan beyninin muazzam bir kabiliyeti var. Muazzam gücü var. Şimdi mesela insan diyor ki: “ Ben bayağı samimiyim” diyor. Biraz daha düşündüğünde, onun yüz misli daha samimi olduğunu görür insan. Yani geliştirir. Mesela insan der ki: “Ben Allah’a inanıyorum”dersin. Biraz düşünürsün, tetkik edersin, derinleşirsin onun yüz misli daha imanlı olduğunu görürsün, kendinin. Daha geliştirirsin. İnsan beyninin hududu yok. Yani muazzam gelişme gücü vardır. Tek istenen nedir biliyor musunuz Cenab-ı Allah’tan? Çok samimi olmak, samimi olunduğunda insanın mantığıyla vicdanı çatışmaya başlar. Vicdan insanın menfaatlerini elinden alıyor gibi görünür, vicdan. Mantık da insana menfaat sağlıyormuş gibi görünür. Mantığının peşinden gidenler, hep sürünür ve rezil rüsva olurlar. Yani toplumda insanların çektiği, bayağı bir kesimin çektiği belanın nedeni mantık kullanmalarıdır. Vicdana uyunca çok kayba uğrayacağını düşünürler. Yani hakikaten de uğrar, kayba uğrar. Halbuki kaybettiği an da kazanmış olur o. Kazandığını zannettiği anda da kaybetmiş olur, mantıkla devreye girdiğinde. Mesela evliliklerinde öyle yapıyorlar. Mantık evliliği oluyor. Gençliği gidiyor, güzelliği gidiyor, neşesi gidiyor, heyecanı gidiyor, ruhu ölüyor, bedeni ölüyor. Tamam, lüks bir evde oluyor, lüks bir araba kullanıyor, lüks yiyecekler yiyor ama tam bir cehennem hayatı yaşıyor. Bütün güzelliklerini kaybediyor. Ama mantığını kullandığında bunu yapıyorsa vicdanını kullandığında gençliğini kazanır, güzelliğini kazanır, heyecanı kazanır, deli aşık olur, ruhu coşkuyla dolar, yediği yemek ona şifa olur, gençlik verir. Belki az yer, ama bak şunu da söyleyeyim ilk önce öyle gibi görünür.  Fakat onun arkasından Cenab-ı Allah ona bir zenginlik, bereket ve bolluk verir. Onun arkasına gizlenmiştir o. İlk anda Allah onu göstermeyebilir. Göstertmez bazen. Müslüman sabırlı olacak. İşte onun için Allah, sabrı çok önemli görür Kuran. Değil mi? Hep ayetlerde sabır, sabrı ve hakkı tavsiye etmek ve sabreden kullarının kurtulacağını söylüyor Cenab-ı Allah. İnşaAllah. 

İNSAN ACİZLİĞİNE RAĞMEN BÜYÜKLENİR

Allah insan vücudunu muhteşem bir sanatla yaratmıştır. Bedenen sahip olduğu tüm muhteşem özellikler, örneğin istediği her hareketi kolaylıkla yapabilmesini sağlayan iskelet sistemi, yaklaşık 100 trilyon hücreyi tek tek dolaşarak besleyen dolaşım sistemi, oksijeni taşıyan kan, kanın damarlar içinde dolaşmasını ve vücudun her hücresine ulaşmasını sağlayan kalp, tek bir hücresinde 500 farklı kimyasal işlem gerçekleşen karaciğer ve daha yüzlerce sistem ile bu sistemleri oluşturan sayısız detayın her biri insana dünya hayatında rahat bir yaşam sürebilmesi için Allah tarafından özel olarak bahşedilmiştir. Bedeni oluşturan ve gözle görülemeyecek kadar küçük olan hücreler, bu hücrelerin ürettikleri hormonlar, enzimler ve diğer yüz binlerce ayrıntı birbiriyle müthiş bir uyum içerisindedir ve her biri insan için yaşamı mümkün kılan mucizevi özelliklere sahiptir. Kusursuz bir şekilde işleyen bu sistemlerin her noktası eşi benzeri olmayan muazzam bir aklın gücü ile hareket etmektedirler. Bu üstün akıl, her şeyi yerli yerince yaratan, tüm evreni en ince detayına kadar kusursuz bir şekilde vareden yüce Rabbimiz Allah'a aittir. 

Ne var ki gözümüzün gördüğü ve görmediği her şeyi ve her noktayı benzersiz ve üstün bir sanatla yaratan Allah, insan bedenine, olanca mükemmelliğinin yanı sıra, türlü acizlikler de vermiştir. Dilemiş olduğu takdirde insan bedenini bu acizliklerden muaf şekilde yaratmaya kadir olan Allah, hiç kuşku yok ki bu acizlikleri özel bir hikmetle yaratmıştır. Nitekim insanın bedenen aciz ve zayıf olarak yaratılmış olmasının çok önemli hikmetleri vardır. 

Ölümlü bir varlık olarak yaratılmış olması insanın en büyük aczlerinden biridir. Acıkması, hastalanması, uyuma ve dinlenme ihtiyacı içerisinde olması, soğuktan sıcaktan etkilenebilen hassas bir varlık olması, küçücük bir mikroba yenik düşebilen, en ufak bir soğuk algınlığına dayanıklılık gösteremeyen bir zayıflıkta olması da onu son derece aciz bir varlık kılar. Çoğu zaman insanlar küçük yaşlarından itibaren çeşitli hastalıklarına şifa olması duası ile ilaç kullanmak zorunda kalırlar. Özellikle ilerleyen yaşlarda ilaçlara duyulan ihtiyaç daha da artar. Dünyanın dört bir köşesi eczanelerle, hastanelerle, sağlık kuruluşlarıyla doludur. Bu da insanın aczini tüm açıklığı ile ortaya koyan bir durumdur. 

Hiç şüphesiz ölüm de hastalıklar da bu dünyada özel olarak yaratılmaktadır ve bu dünya hayatının ne kadar kısa ve geçici olduğunu açıkça göstermektedir. İnsan bu dünyaya imtihan olmaya gelmiştir ve acizlikler onun dünya hayatında imtihan olmasına zemin hazırlayan en önemli unsurlardandır. Bütün bunlar insanın bu dünyanın eksikliğini görmesine ve asıl yurt olan ahirete yönelmesine birer vesiledir.

Ne var ki bazı insanlar olanca acizliklerine rağmen sanki bu durumla hiç muhatap değillermiş gibi şımarıp azgınlığa kapılabilmektedirler. Küçük bir dengesizlik sonucu düşüp sakatkalabilecek, vücudundaki trilyonlarca hücreden bir tanesinin bozulmasıyla çok ciddi hastalıklara yakalanabilecek aciz bir varlık iken büyüklenerek davranır, başkalarına kendilerini güçlü ve üstün göstermek isterler. Oysa her insan gibi onlar da acz içinde olan varlıklardır. Ne var ki böyle bir konu hiç yokmuş gibi davranmakta ve bu halleriyle kendilerini gülünç duruma düşürmektedirler. Çünkü onların dışında herkes aslında ne kadar aciz birer varlık olduklarının farkındadır. 

Bu kişilerin en ağırlarına giden konulardan biri ise ölümdür. Ölümün hatırlatılmasından hiç hoşlanmazlar. Ölümden bahseden insanı “şom ağızlı” ve benzeri tabirlerle suçlamaya kalkışır ve onları hemen susturmaya çalışırlar. Çünkü ölüm onlara kendilerinin ne denli aciz bir varlık olduğunu doğrudan hatırlatan bir konudur. Oysa ne kadar görmezlikten gelirlerse gelsinler, ne kadar yüz çevirirlerse çevirsinler ölüm kendilerine hiç beklemedikleri bir anda gelecektir. Allah bu tarz kişilerin o gün pişmanlıklarını gizlemeye çalışacaklarını şöyle buyurmaktadır:     
Zulmeden her nefis, yeryüzündekilerin tümüne sahip olsa bunu (azaba karşılık) mutlaka fidye olarak verirdi. Onlar azabı görünce pişmanlıklarını gizlerler, oysa onlar haksızlığa uğratılmadan aralarında adaletle hükmedilmiştir. (Yunus Suresi, 54)

Aynı şekilde, hastalanmak da bu kişilerin çok ağırlarına gider. Kendilerini çok aşağılanmış hisseder, insanların gözünde küçük düştüklerini düşünürler. Ama yine de gurur ve enaniyeti elden bırakmaz, hastalansalar, hatta ölüm döşeğinde dahi olsalar vurdumduymaz ve kibirli tavırlarını devam ettirirler. Aciz bir kul olduklarını yine de kabul etmez, son nefeslerine kadar büyüklenmelerini sürdürürler. Allah bu kişilerin alacağı karşılığı şu şekilde bildirmektedir: 

Ayağın üstünden (örtünün) açılacağı ve onların secdeye çağrılacakları gün, artık güç yetiremezler. Gözleri 'korkudan ve dehşetten düşük', kendilerini de zillet sarıp-kuşatmış. Oysa onlar, (daha önce) sapasağlam iken secdeye davet edilirlerdi. Artık bu sözü yalan sayanı sen Bana bırak. Biz onları, bilmeyecekleri bir yönden derece derece (azaba) yaklaştıracağız. Ben, onlara süre tanıyorum. Elbette Benim düzenim (cezalandırmam) sapasağlamdır. (Kalem Suresi, 42-45)

Öyleyse içinde ebedi kalıcılar olarak cehennemin kapılarından girin. Büyüklük taslayanların konaklama yeri ne kötüdür. (Nahl Suresi, 29)


Müslümanlar ise aczlerini bilen, dolayısıyla büyüklenmeye, kibir ve gururlanma hissine kapılmayan insanlardır. Allah’ın her şeyi hikmetle yarattığını bilir, O’na yönelir, O’ndan yardım isterler. Müminlerin bu güzel tavırları ayetlerde şöyle vurgulanmaktadır: 

Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek Yücesin, bizi ateşin azabından koru. "Rabbimiz, şüphesiz Sen kimi ateşe sokarsan, artık onu 'hor ve aşağılık' kılmışsındır; zulmedenlerin yardımcıları yoktur. Rabbimiz, biz: "Rabbinize iman edin" diye imana çağrıda bulunan bir çağırıcıyı işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz, bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi de iyilik yapanlarla birlikte öldür." (Al-i İmran Suresi, 191-193)

MÜMİN AHLAKI

Tarih boyunca yeryüzünde bozgunculuk çıkaran, insanlara çeşitli şekillerde zulmeden, bulundukları toplumlara huzursuzluk, güvensizlik, iftira, kavga, çekişme, kıskançlık gibi kötülükler getiren ve tüm bu kötülüklerin toplum içinde gelişip yayılması için el ele veren şer odakları olmuştur. Bir kişi bu kötülüklerden rahatsızlık duyuyor ve dünyadan yok olmasını istiyorsa; bu o kişinin vicdan sahibi, duyarlı bir insan olduğunu gösterir. Ancak kötülüklerden rahatsızlık duyan bir kişinin mutlaka güzel ahlakın yayılması ve kötülüklerin son bulması için iyilerle ittifak etmesi gerekir. Çünkü unutmayın ki zulme rıza göstermek, kötülüklere seyirci kalmak da zulme ortak olmaktır.

“BANA DOKUNMAYAN YILAN BIN YIL YAŞASIN” MANTIĞI IYILERIN ITTIFAKINA ZARAR VERIR''

Günümüzde kötüler ve kötülükler dıştan bakıldığında hem sayıca fazla, hem de maddi imkan olarak güçlü görünmekte ve yeryüzünde birçok insanın sıkıntı ve acı içinde yaşamasına neden olmaktadır. Birçok toplumda güzel ahlakın temeli olan din ahlakının özünden tamamen uzaklaşılmış olması, bunun sonucunda inançsızlığın yaygınlaşıp sapkın ideolojilerin etkin bir duruma gelmesi yeryüzünde bozgunculuğun ve her türlü kötülüğün bir engelle karşılaşmadan yayılmasına neden olmuştur. Tüm iyi özelliklerini kaybetmiş, acıma duygusunu yitirmiş, manevi değerleri tamamen göz ardı eden insanların ortaya koydukları zulüm ve kötülüklere engel olmak için vicdan sahibi inançlı insanların ittifak ederek, yeryüzünde kötülüğün yerine iyiliğin ve güzelliğin hakim olması için yoğun bir çaba içine girmeleri gerekmektedir. Yüce Allah bir ayette bu ittifakın olmaması durumunda yeryüzünde fesadın ortaya çıkacağını bildirmiştir. Nitekim ayette bildirilen bu durum, bugün kısmen yaşanmaktadır. Kuran’da şöyle buyrulmaktadır:

“İnkar edenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur.” (Enfal Suresi, 73)
Kötülüklerin önüne geçebilecekken kayıtsız kalmak, ayrılıkları gidermeye çalışmayarak gaflet içinde yaşamak, insanların ahirette büyük bir vebal altına girmesine sebep olabilir. Bu nedenle Müslümanların yapması gereken, yeryüzünde yaşanan olumsuzluklar için kötüleri suçlamayı bir tarafa bırakarak; fesadın ortaya çıkmasının ve hareket sahası bulmasının asıl sebebi olan sürtüşmeleri ortadan kaldırmak olmalıdır. Kuran ahlakını yaşamada Müslümanların ittifak etmesi, Allah’ın emridir ve yeryüzündeki barış ve huzurun tek çaresidir. Bu amaç uğruna müminlerin dikkat etmeleri gereken bazı hususlar vardır.


Müminler Birbirlerinin Velileri Olmalıdırlar

Allah Kuran’ın birçok ayetinde müminlerin birbirlerinin velileri olduklarını bildirmektedir. Bu ayetlerden biri şöyledir:

“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz, Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe Suresi, 71)

“Veli” kelimesinin anlamı, dost, koruyucu, yardımcı ve destekçidir. Öyle ise müminler; vicdan sahibi, güzel ahlaklı, dürüst ve samimi insanlar olarak birbirlerini desteklemeli, birbirlerine dost, yardımcı ve koruyucu olmalıdırlar.


İyiler Çekişmelerden Kaçınarak Birlik Olmalıdırlar


Birlik, beraberlik, dayanışma, dostluk, fedakarlık, yardımlaşma, gözetip kollama ve benzeri özellikler, Kuran ahlakının temelini oluşturan güzelliklerden bazılarıdır. İslam dininde insanlar hep hoşgörü, sevgi ve barış dolu, insanların birbirlerine karşı anlayış gösterdikleri, huzurlu bir ortamda yaşarlar. Bu özelliklere sahip toplumlar ise her zaman için daha hızlı gelişebilir ve güç kazanabilirler. Ayrıca herşeyden önemlisi birlik ve beraberlik içinde hayır için çalışan insanlara Allah Katından bir yardım, bir destek ve güç verileceği müjdelenmiştir. Bu nedenle Allah bazı ayetlerinde müminlere birbirleriyle çekişmemelerini, yoksa güçlerinin gideceğini ve zayıf düşeceklerini hatırlatmıştır. Bu ayetlerden biri şöyledir:

“Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Enfal Suresi, 46)



Kişinin “İman Ediyorum” Demesi İyilerden Olması İçin Yeterlidir


Müslümanlar, vicdanlı ve hüsn-ü zan sahibi insanlardır. En önemli özelliklerinden biri insanlar arasında hiçbir ayrım yapmamaları, insanları gruplarına, cinsiyetlerine,kültürlerine, sosyal statülerine veya başka bir dünyevi özelliklerine göre ayırt etmemeleridir. Her insanın takvasının derecesi, imanı ve Allah’a yakınlığı sadece Allah Katında bellidir. Bu nedenle Müslüman olduğunu, iyilerden olduğunu söyleyen biri için aksi bir yorumda bulunmak, Allah’ın müminlere yasakladığı bir tavırdır.“İman ediyorum” diyen her insana hüsn-ü zanla bakılır ve bir yardıma ihtiyacı olduğunda şevkle yardım edilir. Yüce Allah bir ayette şöyle buyurmuştur:

“Ey iman edenler, Allah yolunda adım attığınız zaman gerekli araştırmayı yapın ve size (İslam geleneğine göre) selam verene, dünya hayatının geçiciliğine istekli çıkarak: “Sen mü’min değilsin” demeyin. Asıl çok ganimet, Allah Katındadır, bundan önce siz de böyle idiniz; Allah size lütufta bulundu. Öyleyse iyice açıklık kazandırın. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.”” (Nisa Suresi, 94)


İyilerin Birbirlerine Desteği Sadece Sözde Kalmamalıdır


İnsanların büyük bir kısmı konuşmalarında hep doğru ve güzel olanı söyler ve daima haklıdan yana olacaklarını vurgularlar. Ancak fiiliyata geldiğinde birçoğu sessiz ve tepkisiz kalır. Haktan yana söyleyecekleri ve hakkı savunabilecekleri birçok ortam ve imkanları bulunmasına rağmen dünyevi çıkarlarının zedelenip, maddi zarara uğrayacaklarından korkmaları, gelecek endişesine kapılarak, haktan yana tavır koymamaları gibi sebeplerle bundan kaçınırlar.

Ancak bu insanlar şunu bilmelidirler ki, Allah’ın razı olacağı tavır sözle söylenenin fiiliyata da geçirilmesidir. Allah, sözle iyiliğin ve salih amellerin vaadinde bulunan, ancak uygulamaya gelince geri çekilen insanların durumunu bir ayette şöyle bildirmektedir:

“İtaat ve maruf (güzel) sözdü. Fakat iş, kesinlik ve kararlılık gerektirdiği zaman, şayet Allah’a sadakat gösterselerdi, şüphesiz onlar için daha hayırlı olurdu.” (Muhammed Suresi, 21)

İşte bu yüzden, Allah’a iman eden, hesap gününde dünyada yaptıklarının hesabını vereceğini bilen, samimi ve vicdanlı bir kul olduğunu söyleyen her insanın, yalnızca sözde değil fiiliyatta da iyilerle ittifak içinde olması gerekir. Bunu uygulamayan insanları Allah şöyle uyarmaktadır:

“Ey iman edenler, yapmayacağınız şeyi neden söylersiniz? Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah Katında bir gazab (konusu olması) bakımından büyüdü (büyük bir suç teşkil etti).” (Saff Suresi, 2-3)


Kimse “Benim Desteğimden Ne Olur?” Dememelidir


İnsanların birbirlerine nasıl zulmettiklerini gören, her gün çevresinde ahlaksızlığın, acımasızlığın, imansızlığın işaretlerini fark eden ve bunlardan dolayı rahatsızlık duyarak, barış, sevgi ve huzur dolu bir toplum isteyen bir insanın duyarsız kalması büyük bir hata olur. Her insan, az ya da çok, gücünün yettiğinin en fazlasıyla kötülüklerin tek çözümü olan Kuran ahlakının yaşanmasına ve yaşatılmasına katkıda bulunmalı, iyilik ve güzellik yolunda çaba göstermelidir.

Her insanın güzel ahlaklı ve vicdanlı bir insan olduğu sürece iyilik ve hayır adına yapabileceği pek çok güzel şey vardır. Örneğin çok ağır bir yük kaldırılacağı zaman, yükün etrafında bulunan on beş kişiden sadece dördü yükün altına girseler ve diğerleri “biz zaten zayıf, çelimsiz kimseleriz, bizim yardımımızdan ne olur” diye kenarda dursalar isabetli bir karar olmayacağı bellidir. Ancak on beş kişinin on beşi de yükün altına girse ve her biri gücünün yettiği oranda yükü kaldırsa o dört kişinin omzundaki ağırlık çok hafifleyecektir. Kimin neyi ne kadar yaptığı değil, gücünü ne kadar kullandığı önemlidir. Allah Kuran’da hiç kimseye gücünün üzerinde bir güç yüklenmeyeceğini bildirerek, zaten her iyi insan için bir kolaylık kılmıştır:

“İşte onlar, hayırlarda yarışmaktadırlar ve onlar bundan dolayı öne geçmektedirler. Hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz; elimizde hakkı söylemekte olan bir kitap vardır ve onlar hiçbir haksızlığa uğratılmazlar.” (Müminun Suresi, 61-62)


İyilerle İttifak Etmeyi Ertelemek Doğru Olmaz


Dünyada inançsızlığın yerleşmesi ve kötülüğün yaygınlaşması için çabaharcayan insanlar bulunmaktadır. Bu insanlar, sahip oldukları kötü özellikleri tüm insanlara yaymak, onları bu kötülüklerin etkisi altına almak için, şeytanın da sevkiyle işbirliği halindedirler. Günümüzde son derece etkili bir hale gelen kötülerin ittifakına karşı, iyilerin de vakit kaybetmeden Kuran ahlakını yaşamak ve insanlara anlatmak amacıyla birbirleri ile ittifak etmeleri ve var güçleriyle kötülüklere karşı koymaları gerekmektedir.

Bu ittifakı geciktirmek veya “Önce herkes yapacağını yapsın, ben de ona göre davranırım” düşüncesiyle hareket etmek, kötülerin zulümleri ile mağdur olan mazlum insanları yalnız bırakmak olur.

Herkesin birbirine hüsn-ü zanla baktığı, hataların veya eksikliklerin dostane ve samimi bir üslupla dile getirilerek düzeltildiği, sevgi, hoşgörü ve adaletin kısacası Kuran ahlakının hakim olduğu bir dünyada yaşamak için tüm vicdanlı insanların ellerinden gelenin en fazlasını yapmaları gerekir.

Bizler bu niyetle hareket edersek, sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan Rabbimiz tüm bu güzellikleri verecektir. Bu nedenle herkes kötülüklere karşı mücadele edenlerle birlik ve beraberlik içinde olmalıdır. Unutulmamalıdır ki, Allah Saff Suresi’nin 4. ayetinde Müslümanların, “... birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi...” olmalarını emretmektedir.


Sonuç: Kayıtsızlık Kötülerin İttifakının Güçlenmesine Yol Açar


Herhangi bir zulüm karşısında, iyilerden taraf olduğunu söyleyen bir insanın, zulmedenlere karşı elinden gelen her türlü desteği gücünün sonuna kadar vermesi gerekir. Bunun için yapması gereken ilk şey de, hangi tarafta olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktır. Çünkü sessiz kalan, karşı koymak için elindeki imkanları kullanmayan bir insanın samimiyetinden, dürüstlüğünden şüphe edilir.

Şunu unutmamak gerekir ki kötülerin ittifakına destek olmak için mutlaka onların yanında olmak gerekmez. Onların yaptıklarına kayıtsız kalmak da dolaylı olarak onlara destek olmak anlamına gelir.

Allah Hud Suresi’nde insanları bu konuda, “Zulmedenlere eğilim göstermeyin, yoksa size ateş dokunur...” (Hud Suresi, 113) ayetiyle uyarmaktadır. Kayıtsız kalarak destek olmak da zulme eğilim göstermenin başka bir şeklidir. Bediüzzaman Said Nursi de eserlerinde bu gerçeğe dikkat çekmiştir:

“Küfre rıza küfür olduğu gibi, dalalete (sapkınlığa), fıska (günaha), zulme rıza da fısktır (günahtır), zulümdür, dalalettir (sapkınlıktır).” (Emirdağ Lahikası, sf.145)

Şu halde bir insan eğer gerçekten vicdan sahibi ise iyilikten ve dürüstlükten yana tavrını açık ve net bir kararlılıkla ortaya koymalıdır. Aksi takdirde, yani çekimser ve duyarsız kaldığında, kötülerin tarafına geçmiş olur. Allah hesap günü iyilerin ve kötülerin tarafında olanların durumunu şöyle haber vermektedir:

“Kim bir iyilikle gelirse, artık kendisine daha hayırlısı vardır ve onlar, o günün korkusuna karşı güvenlik içindedirler. Kim bir kötülükle gelirse, artık onlar da ateşe yüzükoyun atılır (ve onlara:) “Yaptıklarınızdan başkasıyla mı cezalandırılıyorsunuz?” (denir).” (Neml Suresi, 89-90)


İyilikler konusunda çekimser kalanlar bilmelidirler ki, onların olaylara karşı suskun ve ilgisiz tavırları kötülerin hırslarını ve çabalarını daha da artıracaktır. Örneğin bir yerde zavallı ve masum insanlar hiçbir sebep olmadan şehit edilirlerse ve iyilerden olduklarını iddia edenler olup bitenler karşısında ses çıkarmaz, seyirci kalırlarsa; bu durumda bizzat kötülere ve zalimlere destek vermiş ve hatta onları daha da cesaretlendirerek yeni kötülüklere kapı açmış olurlar.

Bazı insanlar kötülerin tepkisini çekmemek ve onların verebilecekleri zararlardan sakınmak için, haksızlıklara karşı kayıtsız kalabilmektedirler. Halk içinde kullanılan “suya sabuna dokunmamak”, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” gibi tabirler bu tavrı çok açık bir şekilde tarif etmektedir.