Have an account?

8 Mart 2010 Pazartesi

ALLAH KURAN'DA EVRİM TEORİSİNİN İDDİALARININ YANLIŞLIĞINI BİLDİRMİŞTİR

Allah insanların, tüm canlıların ve kainatın yaratıcısır. Bir tek İlah’tır. Darwinistlerin iddia ettiği evrim safsatası ise herşeyi Allah’ın yarattığını inkar eden ve tesadüfleri ilah edinen bir Pagan dinidir. Hava, su, toprak gibi cansız maddelerin bulunduğu DOĞA’nın tesadüfler sonucu canlılık oluşturduğunu iddia eden Darwinistler, sözde bu canlılığın da zaman içinde BİRBİRİNE BENZEŞTİĞİNİ yani tesadüfen bir türden başka bir tür oluşabileceği yalanını iddia etmişlerdir. Oysa Yüce Rabbimiz’in Kuran’da bildirdiği ayetler evrim teorisinin iddialarının geçersizliğini ortaya koymaktadır.

’...... Yoksa Allah'a, O'nun yaratması gibi yaratan ortaklar buldular da, BU YARATMA, KENDİLERİNCE BİRBİRİNE Mİ BENZEŞTİ? De ki: "Allah, herşeyin yaratıcısıdır ve O, tektir, kahredici olandır." (Rad suresi 16)

Sonsuz akıl sahibi, herşeyin bilgisine sahip ve herşeyin yaratıcısı olan Yüce Rabbimiz 1400 yıl önce indirdiği Kuran’da Darwinistlerin iddialarının geçersizliğini ve  Kendisi’nin bir tek İlah olduğunu bildirmiştir.

DÜNYA ANCAK ALLAH'IN KORUMASINA TESLİM OLMAKLA RAHAT YAŞANABİLECEK BİR YERDİR

Üzerinde yaşadığımız dünya bizim bildiğimiz ve bilmediğimiz sayısız dengenin her an korunması ile varlığını sürdürebilmektedir. Galaksilerin, yıldız ve gezegenlerin dönüş hızları,yoğunluklukları ve sıcaklıkları, evrenin genişleme hızı ve kütlesi, besin döngüsü, su döngüsü, azot döngüsü bu hassas dengelerden yalnızca bazılarıdır. Dünya üzerinde canlı cansız varlıkların ayakta kalabilmeleri, söz konusu dengelerin her an olağanüstü ince hesaplarla, son derece kusursuz bir şekilde işlemesine bağlıdır. Mükemmel bir uyum içerisinde işleyen bu sistemler zincirine ait sayısız halkadan tek bir tanesinin bile eksik olması ya da işlevinde bir sorun olması, insanın hayal dahi edemeyeceği aksaklıklara yol açar. Öyle ki bu sorun dünyadaki canlılığın tamamen yok olmasına neden olabilir.

Ne var ki gündelik hayatın koşuşturmasına aldanan bazı insanlar evrendeki mucizevi dengelerden neredeyse tamamen habersiz bir şekilde yaşarlar. Üstelik kendi hayatlarının da bu olağanüstü hassas sistemlerin belirli bir düzen içinde işlemesine bağlı olduğunu hiç düşünmezler. Bu kişiler ancak kendi küçük dünyalarında olup bitenlerle ilgilidirler ve yalnızca bu küçük dünyada yer alan unsurları, örneğin işyerlerinde ya da okullarında meydana gelen olayları, aile bireyleriyle, arkadaşlarıyla aralarındaki ilişkileri, hobilerini ve bunlara benzer birkaç konuyu önemserler. Oysa etraflarında görüp incelemeleri gereken sayısız ayrıntı vardır.

Bu gerçekleri araştırmaya başlayan ve evrendeki büyük sistemlerin adeta pamuk ipliğine bağlıymış gibi son derece hassas dengelere sahip olduğu gerçeğiyle yüzleşen bazı insanlar, bu kez de büyük bir korku ve endişeye kapılır, örneğin ani bir depreme yakalanma, yıldırım çarpmasına maruz kalma gibi korkulara esir olmaktan kendini alamaz ve tedirginlik içinde yaşamaya başlarlar. Elbette bu da yanlış bir davranış biçimidir. Doğru olan ise, tüm bu hassas dengelerin bütünüyle Allah’ın kontrolünde olduğu gerçeğini görebilmektir.

Evreni kuşatan hassas dengeler

Uçsuz bucaksız karanlık bir boşluğun içinde hiç durmadan dönmekte olan dünyada ve dünyanın yer aldığı evrende her an sayısız olay yaşanmaktadır. Bu olayların her biri, içlerinde barındırdıkları tüm detaylarıyla birlikte son derece büyük birer mucizedir. Ne var ki iman etmeyen ve Allah’ın bu olaylar üzerindeki kontrol ve hakimiyetini fark edemeyen bir kişiye göre tüm bunlar oldukça ürkütücüdür. Örneğin atmosferin üst tabakalarında her an yaşanmakta olan meteor bombardımanı iman etmeyenleri endişeye sürükleyebilecek olaylardan biridir. Oysa bu bombardımanın her anı Allah'ın kontrolündedir. Zira Allah dünyayı çevreleyen atmosferi özel olarak bu amaçla yaratmıştır. Saniyede ortamala 40 kilometre hızla dünyaya yönelen meteorlar atmosfere girdikten sonra sürtünme etkisiyle yanmaya başlamakta, böylece yılda ortalama 50 bin meteor atmosfer tarafından zararsız hale getirilmektedir. Görüldüğü gibi, dünya atmosfer adı verilen güçlü zırh vesilesiyle her an büyük felaketlerden korunmaktadır. Başıboş olması halinde evrendeki canlılığın tek bir an içinde ortadan kalkmasına yol açabilecek büyüklükte bir tehlike, Allah’ın yarattığı bu muhteşem sistem vesilesiyle tehlike olmaktan çıkmakta, aksine Allah’ın sonsuz sanatının mükemmelliğini vurgulayan eşsiz bir Yaratılış harikasına dönüşmektedir.

Dünyanın hemen altında kaynayıp duran bir mağma olması da Allah'a tevekkül etmeyen bir insanı büyük bir korkuya sürükleyebilecek bir olaydır. Bilindiği gibi, dünyanın merkezine doğru inildikçe ısı her kilometrede 30 derece artar. Çekirdekte ise bu ısı 4500 derece gibi olağanüstü bir sıcaklığa erişir. Yerin sadece bir kilometre altında 60 dereceye yakın bir sıcaklık hakimdir. Ne var ki bütün insanlığı ilgilendiren bu durumdan çoğu insanın haberi bile yoktur. Oysa dünya üzerindeki herkes bu olayın yol açabileceği muhtemel bir tehlikeden Allah’ın yaratmış olduğu muazzam sistemler sayesinde uzak kalmakta ve rahatça yaşamaktadır.

Hiç şüphe yok ki Allah’ın bu dünyanın yaşanabilir olması için yarattığı sistemler saymakla bitirilemez. İnsanlar Allah’ın kalplerine yerleştirdiği, ancak kendilerinin farkında olmadıkları doğal bir teslimiyet ruhuyla bu dünyada huzurlu bir şekilde yaşamaya devam etmektedirler. Müslümanlar ise bütün bu hassas dengelerin farkında olarak ve Allah’a gönülden tevekkül ederek, O’nun yarattığı  mükemmellikleri ve eşsiz sanatını görüp, O’nun yüceliğini her an tesbih ederek yaşamaktadırlar. 

TEVEKKÜLDE KARARLI VE SABIRLI OLMAK


Hayatı boyunca pek çok olayla karşı karşıya kalan insan, yaşadığı olaylarla sürekli olarak sınanır. Kendisine hayat veren, sayısız nimet bahşeden Allah’a yakınlığını, imanını ve teslimiyetini bu olaylar vesilesiyle gösterir.

İnsanın nefsi, herşeyin yolunda mükemmel bir düzen içerisinde gitmesini ister. Ancak dünya hayatındaki imtihanın bir gereği olarak pek çok şey insanın beklediği gibi gelişmez. Olaylar çok sakin ve düzgün gidiyormuş gibi görünürken birden ilk bakışta olumsuz gibi görünen çeşitli olayla gelişebilir. Böyle bir durumda müminin yapması gereken, yaşantısının her anında olduğu gibi, herşeyi hayır ve güzellikle yaratıldığını bilerek hareket etmektir. Unutmamak gerekir ki, insanın her olmasını istediği şey kendisi için hayır olmayabilir. Allah, Bakara Suresinde, insanın hayır zannettiğinin şer, şer zannettiğinin hayır olabileceğini bildirmiştir:

...Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz. (Bakara Suresi, 216)

İnsan ilk başta aksilik gibi görünen, karşılaşmak istemediği bu durumlara ne kadar tedbir alıp önlemeye çalışsa da kimi zaman bunlara engel olamaz. Çünkü başına gelen her olay, hayatının en ufak detayına kadar herşey Allah’ın takdir edip belirlediği kaderinin bir parçasıdır. Allah'ın takdir ettiği kaderin gelişimini ve sonucunu insan ancak zamanla izleyerek görür. Allah’ın takdiri en hayırlı olandır. Olayların batınından habersiz, yalnızca dış görünümüyle değerlendiren bir insan, bunların durup dururken nereden çıktığını, herşey bir düzen içerisinde akıp giderken nasıl olup da böyle bir hal aldığını düşünme yanılgısına kapılabilir. Allah’a güvenden uzak, tevekkülsüz, endişeli, kuruntulu ve yüzeysel bir bakış açısıyla, karşılaştığı olaylara aklını ve vicdanını kullanmadan, adeta bir gaflet perdesinin ardından tepki gösterir.

Oysa iman eden, Allah’ı dost edinip, Allah’a gönülden tevekkül etmiş bir insan ise olayları hemen batın yönüyle değerlendirir. Hiç bir şeyin Allah’ın kaderde yazdıklarının dışına çıkamayacağını bilir. Herşeyin Allah’ın kontrolü dahilinde geliştiğini bilir ve ona göre hareket eder. Yunus Suresi’de küçük büyük herşeyin Allah’ın bilgisi dahilinde olduğu şöyle bildirilmiştir:

Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kur'an'dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda, biz sizin üzerinizde şahidler durmuş olmayalım. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiç bir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın. (Yunus Suresi, 61)


Yaşadığı her anı Kuran doğrultusunda aklıyla, vicdanıyla ve imanıyla değerlendiren, berrak akla sahip bir insan durum ve şartlar her ne kadar zor görünürse görünsün, hatta kendi aleyhinde olsa bile bunu mutlaka gerçek vekili, dostu olan Rabbimiz'i bir hayırla yarattığına iman eder. Allah’ın herşeyi bir hayırla, iyilikle ve güzellikle yarattığına iman eder. Allah’ın kendisini kesin olarak koruyacağını bilir. Mutlaka Allah’a güvenir, O’na tevekkül eder.

En zor gibi görünen bir durumda Allah’a tevekkül ederek sabretmesinin kendisine çok büyük bir ecir kazandıracağını, endişelerden, kuruntulardan yani tevekkülsüzlükten uzak kaldığı takdirde mutlaka Allah’ın sevgisini kazanacağını bilir. Kendisi kavrayamasa dahi Allah’ın sonsuz aklıyla herşeyin en hayırlısını bildiğine gönülden iman ederek sabır gösterir. Dünyada hemen karşılığını anlayamasa dahi, bu sabrına ve tevekkülüne mutlaka tek dostu, tek vekili olan Allah'ın ahirette en güzel şekilde karşılık vereceğini, Allah’ın sevgisini, rızasını kazanacağına iman eder. Allah için yapmış olduğu ufacık bir şeyin dahi Allah’tan karşılıksız kalmayacağını, Allah’ın bunu bileceğine, asla unutmayacağına mutlak inanır. Nitekim bir Kuran ayetinde, bir hardal tanesi kadar bile olsa mutlaka ahirette her yapılanın değerlendirileceği şu şekilde bildirilir:

Biz ise, kıyamet gününe ait duyarlı teraziler koyarız da artık, hiç bir nefis hiç bir şeyle haksızlığa uğramaz. Bir hardal tanesi bile olsa ona (teraziye) getiririz. Hesap görücüler olarak biz yeteriz. (Enbiya Suresi, 47)


Dolayısıyla insanın olaylar karşısında paniğe kapılması, üzüntü yaşaması, endişeler içerisinde karamsarlığa düşmesi, hüzünlenmesi, başkaları tarafından haksızlığa uğrayıp değişik konumlara sokulduğuna inanması gibi pek çok olumsuz ruh hali insanın ancak kendine zulmetmesidir. Ve asla derin imanlı bir müminin yaşamayacağı, Kuran'a uygun olmayan bir ruh halidir. Çünkü ancak herşeyden haberdar olan Allah, takdir ettiği işi gerçekleştirir. Eğer Allah birşeyin olmasını dilemişse bunun aksi, değişmesi, Allah’ın dilemesi dışında imkansızdır. Bunun yanı sıra Allah’ı dost edinmiş bir insan için her olayı Allah hayra, güzelliğe çevirir. İnsana hiç beklemediği hayırlar açar. Eğer Allah bir hayır dilemişse tüm dünya biraraya gelse bile, asla hiç kimse en ufak bir müdahalede, engelleyici bir tavırda bulunamaz. Allah’ın dilediği hayır, güzellik, sevgi, saygı, korunma mutlaka samimi olan insan için tecelli eder. Allah ayetlerde Kendi dilemesi dışında hiçbir şeyin mümkün olamayacağını aşağıdaki ayetlerde şöyle  buyurmuştur:

De ki: "Size bir kötülük isteyecek olsa sizi Allah'tan koruyacak, veya size bir rahmet isteyecek olsa (buna engel olacak) kimdir?" Onlar, kendileri için Allah'ın dışında ne bir veli, ne bir yardımcı bulamazlar. (Ahzap Suresi, 17)

Eğer Allah size yardım ederse, artık sizi yenilgiye uğratacak yoktur ve eğer sizi 'yapayalnız ve yardımsız' bırakacak olursa, ondan sonra size yardım edecek kimdir? Öyleyse mü'minler, yalnızca Allah'a tevekkül etsinler. (Al-i İmran Suresi, 160)

Allah sana bir zarar dokunduracak olsa, O'ndan başka bunu senden kaldıracak yoktur. Ve eğer sana bir hayır isterse, O'nun bol fazlını geri çevirecek de yoktur. Kullarından dilediğine bundan isabet ettirir. O, bağışlayandır, esirgeyendir. (Yunus Suresi, 107)

İman eden bir insan Allah’tan başka hiç kimsenin, hiç birşeye herhangi bir müdahalede bulunamayacağını unutmamalıdır. Bu gerçeği aklından çıkarması insanı gaflete sürükler. Şeytan insana olayların kendiliğinden geliştiği, insanların kendiliğinden konulara müdahale edip, yanlış yönlendirmelerde bulundukları yönünde kandırmacalarla yaklaşabilir. Oysa bu tamamen şeytanın bir vesvesedir ve böyle bir vesvese insanın gücünü kırar, konuları sağlıklı değerlendirmesini engeller. 

Oysa Allah bir hayır isterse, buna engel olabilecek hiç kimse yoktur. Bu yüzden Müslümanın sorumluluğu, yaşamı boyunca Allah’a tevekkülden asla taviz vermemesidir. Bu konuda kesin bir kararlılık ve sabır göstermesi gerekir. Başına gelen her olayın cenneti hak edebilmesi için karşısına çıkarılmış denemeler olduğunun şuuruyla hareket eder. Göstereceği sabrın karşılığında eni gökler ve yer kadar olan güzelliklerle dolu cennette Allah’ın sevgisiyle ve Allah'ın razı olmasıyla yaşama imkanını elde edeceğini umud eder. Bu nedenle karşı karşıya geldiği olayları dar değil, geniş bir bakış açısıyla değerlendirir. Sabır ve tevekkül konusunda ölene dek kararlı olur.

BİLGİSAYAR VE İNTERNETİN ALLAH'IN EMRETTİĞİ GÜZEL AHLAKIN YAYILMASINDAKİ ROLÜ VE ADAMLIK DİNİNDEKİ 'BİLGİSAYARCI' KARAKTERİNİN DİNDEN UZAK BİR KÜLTÜRE AİT KARANLIK YÖNLERİ

Bilgisayar Allah’ın insanlara büyük bir lütfudur

Evrenin her noktasında görülen kusursuz düzen, yerden göğe her şeyin sonsuz güç ve akıl sahibi olan Rabbimiz Allah tarafından yaratıldığını bütün açıklığıyla gözler önüne sermektedir. Allah gözümüzün gördüğü ve görmediği her noktayı mükemmel yapı ve sistemlerle donatmış, bunların her birini yaratılışa birer delil kılmış ve bu sistemlerle insanların rahat yaşamalarını ve isteklerine kolayca ulaşabilmelerini sağlamıştır. Sonsuz gücünü çok çeşitli ilim ve icatlarla bizlere gösteren Allah, bilimde, teknolojide, tıpta, sanatta var ettiği yeniliklerle tüm insanlığın yaşamını kolaylaştırmaktadır. Bu gelişmeler ilk bakışta insanlar tarafından gerçekleştiriliyor gibi görünse de, gerçekte yeryüzünde meydana gelen her şey gibi tüm bu gelişmeler de doğrudan Allah tarafından yaratılmaktadır. Allah birtakım insanlara Kendi ilminden ilham etmekte, onları bu ilimler doğrultusunda yenilikler icat etmeye yönlendirmekte ve bu icatları vesile ederek bizlerin hayatına konfor üstüne konfor katmaktadır. 

20. yüzyılın ikinci yarısında kullanıma giren “bilgisayar” da Allah’ın insanlara sunduğu büyük konforlardan biridir. İçinde bulunduğumuz dönemde bilgiye ulaşmak ve bilgiyi aktarmak bilgisayar vesilesiyle son derece kolay hale gelmiştir. 

Bilgisayar bugün hayatın pek çok sahasında insanların güç yetiremeyeceği çok önemli görevler üstlenmiştir. Örneğin uydu fotoğrafları bilgisayar ile işlenmekte, mühendislik tasarımları, gökdelen, köprü, baraj gibi yapıların mimari çizimleri bilgisayarla gerçekleştirilebilmekte, beyin tomografisinin resimleri bilgisayarla çözümlenebilmekte, sağlık açısından insanların muhatap olmalarının risk teşkil ettiği kimyasal işlerin yapımı ve takibi bilgisayarla sağlanmakta, hızlı ulaşım sistemlerinin denetimi, araçların yakıt tüketimi, uçakların uçuş kontrolü bilgisayar ile yerine getirilmekte, santraller, uydular ve iletişim sistemleri bilgisayarla çalıştırılmaktadır. Arkeologlar eski çağlardan günümüze ulaşan pek çok anıt ya da şehri yeniden inşa etmek için bilgisayardan faydalanmaktadırlar. Mimarlar daha önce bütün tasarımlarını elle çizmek zorundalarken, bugün projelerini bilgisayardan yararlanarak üretebilmektedirler. Doktorlar bilgisayar vesilesiyle insan vücudunda rahatlıkla dolaşarak istedikleri bölgeleri ayrıntılı şekilde görebilmekte, vücudu MRI yöntemiyle tarayarak anormallikleri çok kolay bir şekilde belirleyebilmektedirler. 

Şüphesiz bilgisayarın hizmetleri sadece bunlarla sınırlı değildir. Bilimsel araştırma yapmak ve bunlara dayalı yeni teknolojiler üretmek bilgisayarların varlığı ile oldukça kolaylaşmıştır. Bilim adamları günümüzün süper bilgisayarları ile yeni fizik modellerini simülasyonda kullanabilmekte ve bu vesileyle örneğin Büyük Patlama'dan sonra oluşan ilk yıldızların nasıl oluştuğu ile ilgili bilgilere rahatça ulaşabilmektedirler. Dünyanın gelişmiş bilgisayar bilimleri laboratuvarlarında çok kapsamlı deneyler yapılmakta, evrene dair bilinmeyen sırlar bir bir aydınlatılmaktadır. 

Görüldüğü gibi, burada saymakla bitiremeyeceğimiz yararlara sahip olan bilgisayar, Allah’ın yaratma sanatındaki delilleri ortaya çıkarmak ve bu delilleri insanların dikkatine sunmak için Allah’ın özel olarak yarattığı bir kullanım aracıdır. Önceki yüzyıllarda bilgiye ulaşmanın ve bilgiyi yaymanın hiçbir şekilde günümüzdeki kadar kolay olmadığı da göz önünde bulundurulduğunda, Allah’ın bu nimeti bugün nasip etmesi, içinde bulunduğumuz dönemin özel bir dönem olduğunun bir göstergesidir. Ahir Zaman olarak adlandırılan bu dönemde ateist akım ve düşünce sistemleri yerle bir olacak, tüm dünyaya Allah inancı ve Allah’ın emrettiği güzel ahlak hakim olacaktır. Bilgisayar da, bu amaca doğrudan hizmet eden mucizevi bir araçtır ve Allah’ın bu yüzyılda Kendini tanıtmak, insanların kalplerine Allah inancını, Allah sevgisini ve Allah korkusunu yerleştirmek için özel olarak yarattığı bir vesiledir. 

İnternet, Allah’ın Kendi dinini tüm dünyada yaygınlaştırmak için yarattığı bir nimettir

Bilgisayar gibi, dünya genelindeki bilgisayar ağlarını birbirine bağlayan elektronik iletişim ağı olan internet de Allah’ın insanlık için yarattığı büyük nimetlerden biridir. İnsanlar internet vesilesiyle hiçbir özel güç sarf etmeden, oturdukları yerden istedikleri bilgiye ulaşabilmektedirler. Dünyanın hemen her ülkesinde kullanılmakta olan bu bu mucizevi sistem, Allah’ın yine bir başka nimeti olarak, her topluma kendi dili ile hitap etmektedir. Bu vesileyle insanlar tüm dünyada yayınlanan yayınları kendi dillerinden okuyabilmekte, dünyanın dört bir yanındaki kütüphanelere ulaşabilmekte, istedikleri her konuda kapsamlı araştırma yapabilmekte, satın almak için imkan bulamayanlar istedikleri kitapları internetten bilgisayarlarına indirebilmektedirler. Tüm bu imkanları Allah’ın günümüzde yaratmış olması Allah’ın emrettiği güzel ahlakın tüm dünyada yaygınlaşması açısından büyük önem taşımaktadır. Nitekim internetin en önemli vasıflarından biri, iman edenlerin imanlarının pekişmesine, iman etmeyenlerin Allah’ı ve Allah’ın dinini tanımalarına vesile olan bir sistem olmasıdır. Hiç şüphe yok ki bugün internet, dünyanın dört bir köşesindeki insanların evlerine kolaylıkla ulaşabilen ve onlara Allah’ın dinini anlatan bir tebliğ vesilesi konumundadır. Allah’ın emrettiği güzel ahlakı tebliğ eden Müslümanlar internet vesilesiyle milyarlarca insana ulaşabilmekte ve Allah’ın dilemesiyle İslam ahlakı dünyanın dört bir yanına çığ gibi yayılmaktadır. Tüm bunlardan internetin de, bilgisayar gibi, İslam ahlakının insanlara rahatlıkla anlatılması ve Kuran ahlakının dünyaya hakim olmasının sağlanması için Allah’ın özel olarak yarattığı bir imkan olduğu anlaşılmaktadır. 

Bilgisiyarı ve interneti boş ve yararsız amaçlar için kullanmaktan kaçınmak gerekir

İçinde bulunduğumuz çağ din ahlakına uygun olmayan görüş ve düşünce sistemlerinin hızla yerle bir olduğu, dinsizliğin yerini Allah inancının aldığı bir inanç çağıdır. İnşaAllah bu önemli devirde Hz. İsa (as) yeniden dünyaya gönderilecek, Hz. Mehdi (as) zuhur edecek, ve Allah’ın emrettiği güzel ahlak yeryüzüne hakim olacaktır. Bu dönemde insanlığı içine düştüğü sevgisizlik ve mutsuzluktan kurtarmaya çalışmanın, onları Allah sevgisine ve Allah sevgisinden kaynaklanan insan sevgisine yönlendirmenin, Allah’ın varlığının delillerini onlara anlatmanın Allah Katında büyük bir ecre vesile olması umulmaktadır. Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla Allah’ın dinine hizmet etmek isteyen kişi, bilgisayarı ve interneti bu doğrultuda çok faydalı bir araç olarak kullanabilir.  

“Bilgisayarcı” kültürü, dinsizliğin basit ve sıradan kültürlerinden biridir

Bilgisayar Allah’ın Kendi dinini yeryüzüne hakim kılmak için büyük bir hikmetle yarattığı, üstün ve kapsamlı çalışma prensipleri ile son derece mucizevi özelliklere sahip olan bir kullanım aracıdır. Ne var ki bazı insanlar bu aracı kullanırken “adamlık dini”nin basit ve sıradan karakterine bürünmekte, Allah’ın beğenmeyeceği bazı tavırlara girmektedirler. Ancak bu konuya geçmeden önce adamlık dininin kısa bir tarifini yapmakta yarar vardır. 

Adamlık dini, kuralları hiçbir kitapta yazılı olmayan, fakat yeryüzündeki çoğu insanı adeta bir din gibi etkisi altına almış olan bir yaşam şeklidir. Bu yaşam şeklinin başlıca özelliği, din ahlakından uzak bir ortamda gelişmesidir. Dinin emrettiği güzel ahlaktan uzak yaşayan insanlar otomatik olarak dinsizliğin hakim olduğu adamlık dininin davranışlarını sergilerler. Bu tür bir hayatta ise adalete, hoşgörüye, yardımseverliğe, fedakarlığa, gerçek sevgiye, şefkate yer yoktur. Bu hayatı yaşayan insanların ana hedefi insanların rızasını, onların beğenisini kazanmaktır. Bu nedenle bu kişiler genellikle içlerinden geldiği gibi değil, başkalarının talep ve beklentileri doğrultusunda suni bir yaşam sürerler. 

Bu hayat şeklini benimsemiş olan her insan, bu hayatın gerektirdiği çok çeşitli karakter ve kültürlerden birine aittir.  Bu kişilerin tüm düşünce, hareket, tavır, hatta mimikleri dahi, ait oldukları bu karakter ve kültürün gerektirdiği yönde olur. Örneğin liseli bir genç “liseli kültürü”nün gerektirdiği hareket tarzını uygular. Kısaca özetlemek gerekirse; bu gencin kalabalık bir ortama girdiğinde etrafta başka kimse yokmuş gibi bağırıp çağırması, başkalarının rahatsız olmasına aldırmadığını gösteren yüksek bir tonda konuşup gülmesi, etrafındakilere alaycı şakalar yapması, öğretmenleriyle ve etrafındakilerle onlara değer vermeyen, lakayıt bir tarzda konuşması ve buna benzer davranışları derhal onun bu adamlık dininin “liseli” karakterini yaşadığını gösterir. Ya da bir banka memurunun karşısındakini azarlayan konuşmaları, çalan telefona uzun süre bakmaması, kısa ve net olmayan şekilde konuşup karşı tarafa gereği gibi yardımcı olmaması, genel olarak sinirli ve bıkkın bir hal göstermesi onun adamlık dininin “banka memuru” karakterini yaşadığını gösterir. 

Bunlara benzer şekilde, adamlık dinini yaşayan bir “bilgisayarcı”nın da kendine has bir hareket tarzı vardır. Ancak şunu da hemen belirtmek gerekir ki, elbette bilgisayar kullanan veya bilgisayarın çalışma prensiplerine akıf her kimse bu adamlık dinini, bu basit kültürü yaşar diye bir kural yoktur. Tüm gününü bilgisayar başında geçiren ama asla basit bir kültüre tenezzül etmeyen çok sayıda da insan bulunmaktadır. Buradan bilgisayarcı kültürü kavramıyla anlatılan kişiler ise, adamlık dininin kurallarına gafil şekilde kendilerini kaptırmış olan kişilerdir ve elbette bu kişiler de hatalı bir tavır içinde olduklarını gördükten sonra tavırlarını düzeltebilirler. Öte yandan bir topluluk içine girildiğinde bilgisayarcı kültürünü yaşayan insan derhal kendini belli eder. Çünkü tüm davranışları, konuşmaları, mimikleri, dahası kılık kıyafeti bile onun“bilgisayarcı” olduğunu ele verir. Bu kişilerin üstleri başları genellikle hırpani bir görünüm içindedir. Çoğunlukla sağlıksız bir bedenleri, solgun bir yüzleri vardır. Karşılarındakinin hiç anlamayacağı tarzda, ağır bir bilgisayar diliyle konuşurlar. Böylece gururlarını tatmin eder, sahip oldukları bilgi sayesinde karşılarındaki insanlar nezdinde yüceldiklerini, onlara üstünlük sağladıklarını düşünürler. Bu kişlerin çoğunlukla rastlanan bir özellikleri de yaptıkları işi olduğundan daha zor ve karmaşık göstermeye ve bu vesileyle karşılarındakilere kendilerinin ne kadar zeki oldukları, hiç kimsenin anlayamayacağı zor konulara kolayca vakıf oldukları imajını vermeye çalışmalarıdır. Bildiklerini başkalarının öğrenmesinin kendilerini önemsiz ve sıradan kılacağını düşündükleri için sahip oldukları bilgileri kolay kolay başkalarıyla paylaşmak istemezler. O nedenle bir başkasına bilgisayarla ilgili bir hususu öğretmek durumunda kaldıklarında ona tüm bildiklerini anlatmak istemez, özellikle işin püf noktasını onlara belirtmekten kaçınırlar. Hatta kişiye konuyu onun en kolay anlayabileceği gibi, en pratik bir tarzda değil, en karmaşık şekilde anlatmaya kalkışır, onun konuyu anlamasını geciktirmek, hatta engellemek isterler. 

Ancak burada eleştirilen hususun bir kişinin, sahip olduğu ilimden dolayı büyüklük hissine kapılması, başkalarını küçük görmesi ve kendini yüceltmesi olduğunu da iyi anlamak gerekir. Nitekim bir ilimde derinleşmek, Allah’ın yarattığı bir mucizeyi detaylarıyla bilmek takdir edilecek bir özellik ve Allah’tan kişiye bir lütuftur. Dolayısıyla buradaki örnekteki gibi bilgisayar kullanmayı çok iyi bilmek de Allah’ın o kişiye bir nimetidir. Fakat hiç kuşku yok ki sahip olunan ilimden dolayı büyüklüğe kapılmak ve ilmi başkalarına üstünlük taslamaya vesile olarak görmek Allah’ın beğenmediği çirkin bir davranıştır. 

Sahip olduğu ilmin derinliğine rağmen, bu ilmin derinliğine yakışmayan basit tavırlar içine girenler elbette ki yalnızca adamlık dininin “bilgisayarcı” karakterini yaşayanlar değildir. Allah’ın varlığının delillerini inceleyen bir bilim adamı da gördüğü mucizeler karşısında Allah’ın büyüklüğünü fark edeceği ve bunun akabinde Allah’a karşı boyun eğiciliğini ve tevazusunu arttıracağı yerde, tam tersi bir ahlak gösterir, sahip olduğu ilimden dolayı büyüklenir ve insanlara gösteriş yapmaya kalkışırsa, bu onun adamlık dininin etkisine girmiş olduğunu gösterir. Nitekim tüm bu derinlikten uzak basit tavırlar adamlık dininin birer yansımasıdır. Adamlık dininin basit tavrı içine girmiş olan bu bilim adamı Allah’ın varlığının büyük delillerinden biri olan hücrenin mucizevi özelliklerinden bahsederken, anlattığı konunun derinliğine yakışmayacak tarzda yüzeysel bir tavra bürünebilmekte, ilmiyle insanlara gösteriş yapmak amacıyla konuşmalarında yabancı dilden sözcükler kullanarak kendisinin ne kadar bilgili olduğunu göstermeye, böylece karşı tarafta kendisinin ne kadar üstün ve bilgili olduğu izlenimini oluşturmaya çalışabilmektedir. Ne var ki bu kişi, sandığının aksine, kimsenin gözünde büyümez. Dahası, ilmi nedeniyle şımarıklığa kapılan, insanlara büyüklük taslayan, ilmiyle gösteriş yapan bu kişi yalnızca kendini küçük düşürmüş olur. 

Bu tarz din ahlakına uygun olmayan kültür ve karakterlerin ve bu karakterlere sahip olan kişilerin sergilediği davranışların Müslüman ahlakında hiçbir şekilde yeri yoktur. Müslümanlar Allah’ın emrettiği ahlakın dışında hiçbir tavır, kültür ve karakter özelliği ile kişilik bulmaya kalkışmazlar. Onlar yalnızca Allah’ın Kuran’da övdüğü “takva sahipleri”nin karakter ve tavırlarına sahip olma arzusundadırlar ve bu hedef doğrultusunda Allah’ın emir ve tavsiyelerine uymayı, Allah’ın beğendiği ahlak özelliklerini göstermeyi kendilerine görev addederler. Buna göre, Allah’tan gereği gibi korkan olan bir Müslüman, adamlık dininin din ahlakına uygun olmayan karanlık dünyasına ait karakter özelliklerini, örneğin bu yazıda tarif edilen “bilgisayarcı” karakterini göstermekten şiddetle kaçınır, böyle bir hataya düşmekten utanır. Bilgisayarın her detayına hakim olabilir, hatta bilgisayar kullanmayı dünyada en iyi bilen kişi olabilir, ancak hiçbir şekilde bu özelliği dolayısıyla Kuran’ın ahlakından uzak bir ruh haline girmez, büyüklenmez, sahip olduğu bilgi dolayısıyla kendini cahilce yüceltmez. 

GERÇEK HAYATIN YAŞANACAĞI SONSUZ AHİRET


İnsan yaşadığı her an Allah'ın kendisi için yaratmış olduğu yüzlerce nimet ve güzellikle karşılaşır; soluduğu temiz hava, her biri birbirinden farklı ve etkileyici güzellikteki doğa manzaraları, hayvanlardaki eşsiz güzellikler ve birbirinden ihtişamlı bitkiler, çiçekler ve insan güzelliği ruhta derin etkiler bırakır. Ama dünya hayatındaki tüm bu güzelliklere dair bilinmesi gereken çok önemli bir gerçek vardır; Rabbimiz'in bildirdiği gibi, "... Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir." (Al-i İmran Suresi, 185)

Dünya hayatının aldatıcılığı, onun geçiciliğinden, bir gün mutlaka yok olacak olmasından kaynaklanmaktadır. Kuran'ın "O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı..." (Mülk Suresi, 2) ayetiyle hatırlatıldığı gibi, Allah yeryüzünü ve dünya nimetlerini insanlardan hangilerinin salih davranışlarda bulunacaklarının denenmesi için yaratmıştır. İnsan burada çok kısa bir süre kalacak ve dünya nimetlerinden ancak sınırlı bir süre için faydalanabilecektir. İnsanın gerçek hayatını yaşayacağı yer ise ahirettir. Allah Kuran'da ahiretin insanların "asıl hayatı" olduğunu şöyle bildirmiştir:

Bu dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalanmadır'. Gerçekten ahiret yurdu ise, asıl hayat odur. Bir bilselerdi. (Ankebut Suresi, 64)

Dolayısıyla insanın çok kısa olan dünya hayatını kendisine amaç edinip geçici dünya nimetlerinin hırsıyla hareket etmesi büyük bir aldanıştır. Allah dünya hayatında elde edilen yararların geçici ve değersiz olduğunu hatırlatarak insanları uyarmıştır:

... (Bunlar) Şu değersiz olan (dünya)ın geçici-yararını alıyor ve: "Yakında bağışlanacağız" diyorlar. Bunun benzeri bir yarar gelince onu da alıyorlar. Kendilerinden Allah'a karşı hakkı söylemekten başka bir şeyi söylemeyeceklerine ilişkin kitap sözü alınmamış mıydı? Oysa içinde olanı okudular. (Allah'tan) Korkanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Hala akıl erdirmeyecek misiniz? (Araf Suresi, 169)

Peygamber Efendimiz (sav) de bir hadis-i şerifinde cennet ile dünya arasındaki farkı şöyle bir örnek ile açıklamıştır:

Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Cennette, yay kadar bir yer, güneşin üzerine doğduğu veya battığı şeyden (dünyadan) daha hayırlıdır." (Buhari, Bed'ü'l-Halk 8, Tefsir, Vakı'a 1; Müslim, Cennet 6, (2826); Tirmizi, Cennet 1, (2525).)

"Sizden birinizin yayı kadar veya kamçısı kadar cennetteki bir yer, dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır..." (Hz. Enes'ten bu şekilde aktarılmıştır.)


Peygamberimiz (sav)'in bildirdiği gibi bu dünyadaki nimetler cennet nimetlerinin ancak çok küçük bir örneği olabilir. Dünya hayatının nimetleri ne kadar güzel, etkileyici ve kalıcı görünse de, insan bunların ardında gizlenen bu önemli gerçeği hiçbir zaman unutmamalıdır. Yalnızca bir aldanıştan ibaret olan bu dünyanın sahte süslerine kapılmanın, kendisini hem dünyada hem de ahirette hüsrana sürükleyeceğini bilmeli, her anında bu bilinçle hareket etmelidir.

Allah, gerçek hayatın yaşanacağı sonsuz ahiret için çaba harcayanlara hem dünyada hem de ahirette "güzel bir hayat" vereceğini vaat etmiştir. (Nahl Suresi, 97) Aksinde ise, insanlar için dünya hayatında "sıkıntılı bir geçim" vardır:

"Kim de Benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve Biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz." (Taha Suresi, 124)

Müminler Kuran'da bildirilen bu gerçeklerin farkındadırlar. Yaşadıkları her anın, dünya hayatında karşılarına çıkan herşeyin imtihanlarının bir parçası olduğunu bilirler. Bu nedenle çekici kılınan dünya nimetlerine karşı tutkulu bir sevgi duymaz, bütün hayatlarını kendilerine vaat edilen ahireti kazanabilecekleri şekilde geçirirler. Kendilerine Allah'ın rızasını kazanmayı amaç edinir, dünya hayatına ise ancak gereği kadar değer verirler. Bu yüzden hem yaşamları güzel geçer hem de kalpleri rahat ve huzurludur. Bu gerçeklerden gaflet içinde olan, ya da bilen fakat bunları görmezden gelmeyi seçen insanlar ise, dünya hırsı nedeniyle çoğu zaman bir sıkıntı ve memnuniyetsizlik içindedirler.

HER İNSAN TEK BAŞINA HESAP VERECEK


Genelde nefiste sorumluluğu hep başkasına yükleme, hatayı başkasında görme eğilimi vardır. Nefsine uyan bir insan, sıkıntılı veya rahatsız edici birşey yaşadığında sebebinin hep başkaları olduğunu düşünür. İş yerlerinde, arkadaşların birbirleriyle olan ilişkilerinde, aile içi meselelerde, yani insanların birbirleriyle olan diyaloglarında yaşanan anlaşmazlıklarda, hep karşı tarafın yüzünden sorun çıktığına inanılır. Nefis insana, aslında kendisinin son derece iyi niyetli olduğunu, ancak kendisine haksızlık yapıldığını düşündürebilir. Nefse kulak verilirse, kişi bu telkinlerle kendisini sürekli aldatabilir. Bir türlü anlaşılamadığı, anlatmak istediklerini, düşüncelerini, niyetini ifade edemediği inancını taşır, ama kendi eksiklerinin, hatalarının farkına varamaz. Dolayısıyla bu hatalarını düzeltme, eksikliklerini giderme imkanı da olmaz.

Haksızlığa uğradığına ve konuların hep başka sorumluları olduğuna kendini inandırmış bir kişinin olayları algılayıp değerlendirme şekli de son derece yüzeyseldir. Üstelik çoğu zaman fevri, akılcı olmayan, duygusal ve en önemlisi Kuran ahlakına uymayan tepkiler gösterebilir. İçinde bulunduğu durumu akılcı ve mantıklı bir bakış açısıyla değerlendiremediği için, karşısındakini ve çevresindekileri de olmadık şeylerle itham edebilir. Hem kendisine hem de yakınlarına olumsuzluk verecek bir ruh hali içerisinde olur. Sürekli karşısındakileri suçlayan, akılcı düşünemeyen, mağdur olduğuna inanmış hatta bunu adeta saplantı haline getirmiş bir insanın, çevresindekilere olumlu, güzel, sevgi dolu bir yaklaşımı olması, bunu candan hissettirmesi de mümkün olmayacaktır. Hatta, bu bakış açısına sahip bir kişi konuşmasa bile, varlığıyla negatif bir elektrik yayacaktır. 

Bir insan eğer Kuran ahlakını tam yaşamıyorsa ve derin bir imana sahip değilse, elinde buna dair hiç bir bilgi olmamasına rağmen bu dünyada sanki hep uzun yaşayacakmış gibi bir hisse kapılabilir. Her ne kadar çevresinde ölüme dair yüzlerce örnek görse de, imtihanın bir sırrı olarak, çevrede bu açık gerçeği unutturabilecek ve onu gaflete sürükleyecek pek çok detay da vardır. Halbuki dünya, her bir birey için tek tek, Allah tarafından, kişilere has bir kaderle yaratılmıştır. Uzun yaşayan örneklerin var olması kişinin kendisinin de uzun yıllar yaşayacağı manasını taşımamaktadır. Herkesin kaderi farklıdır. Herkesin tek bir nihai sonu vardır. Herkes Ezeli ve Ebedi olan, Diri ve Kaim olan Yüce Rabbimiz'e varacaktır. Ve herkes tek tek kendi kaderinde belirlenenlere göre, başkalarından bağımsız olarak, sadece kendisine has olan kaderiyle imtihan olmaktadır. Dolayısıyla  “Hep ben iyi davranışlarda bulundum, alttan aldım, sabır gösterip hakkımdan feragat ettim biraz da karşı taraf yapsın” gibi küçük mantıklarla insan niyetini sarsmamalıdır. Müslüman, her koşulda Allah için tevekküllü olur, her koşulda Allah için sabır gösterir. Ve bunu bir ömür boyu şevkle, zevkle yapar, asla güzel ahlak göstermekten taviz vermez. Her defasında Allah rızası için güzel olan davranış ne ise onu uygular. Tek başına Allah’a varacağını, tek başına hesap vereceğini ve hesabını da hiç kimseyle paylaşmayacağını unutmaz. Kimse onun günahını yüklenmeyecektir. Yahut hiç kimse onun tek başına Allah’a adayarak yaptığı amellerine ortak olmayacaktır. Yalnızca niyetine göre bir tek kendisi yaptıklarından sorumlu olacaktır. 

Hiçbir günahkar bir başka günahkarın günahını yüklenemez. Eğer yükü ağır olan kimse (bir başkasını) onu taşımaya çağırsa, -bu, yakın-akrabası da olsa- kendisine ondan hiçbir şey yükletilmez. Sen, yalnızca gayb ile Rablerinden 'içleri titreyerek-korkmakta' olanları ve dosdoğru namazı kılanları uyarırsın. Kim temizlenip-arınırsa, artık o, kendi nefsi için temizlenip-arınmıştır. Sonunda dönüş Allah'adır. (Fatır Suresi, 18)

Bunun yanı sıra insan kendi adaletini kendi kendine sağlama eğiliminde değil, Allah’ın adaletine teslim olma yönünde bir bakış açısına sahip olmalıdır. Olayların Allah’ın takdirinden uzak (Allah'ı tenzih ederiz), tesadüfen geliştiğini zanneden insanlarda genelde kendi adaletini kendisi sağlama eğilimi vardır. Bu aslında kişinin içinde bulunduğu gafletin bir göstergesidir. Böyle bir kişi tevekkülden, İslam ahlakından son derece uzaktır. Tevekkül ve kader bilinci ise Allah’a tam bir güveni, tam bir teslimiyeti getirir. Aksi bir durumda insan hem çok sıkıntılı bir yaşam sürer hem de çok değersiz bir varlık haline dönüşür. Denendiğini, imtihan olduğunu unutmuş, ahirette cenneti haketmek için sınandığından gafil ve habersiz, itidalsiz, akılcılıktan uzak, sevginin, sadakatin, vefanın kıymetini ve anlamını bilmeyen adeta insani tüm özelliklerini yitirmiş bir hale girer. 

Çünkü tevekkülsüzlük, kişiyi ancak nefsin eseri olan mantıklara götürür. Adaletten uzaklaştırır. Öfkesine yenilip, başkalarına haksızlık yapmasına, konuyu nefsiyle değerlendirdiği için küçücük bir konuyu büyütmesine, kolaylıkla kapanacak bir konuyu önemli bir mesele haline getirmesine sebep olabilir. Nefis insanı zor bir durumla karşılaştığı anda fevri hisleri dışarı vurmaya yönlendirebilir. Nefiste hemen öfkelenme, sinirlenme, karşı tarafa kızgınlıkla açıklama yapma, üzülme, tartışmaya girme gibi dürtüler var olabilir. Şeytanla aynı safta olan nefis, insanı akılcı düşünmekten uzaklaştırır. 

Oysa vicdan, akıl ve Allah korkusu insanda çok güzel ve sağlam bir kontrol mekanizması meydana getirir. Nefiste bu gibi hislerin oluşması onlara kapılıp gitmeyi gerektirmez. Allah korkusunu taşıyan bir insanla taşımayan bir insan arasındaki farklar bu noktalarda kendini gösterir. Allah Al-i İmran Suresinin 134’üncü ayetinde şöyle buyurmuştur: Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz) geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever.

İmanlı insan Allah korkusundan dolayı aklıyla hareket eder. Müslüman kendisini manevi olarak kirletecek bu tarz nefis oyunlarından uzak durur. Biraz düşünür ve hemen güzelden, doğrudan yana seçim yapar. Çünkü aksinin ne maddi olarak ne manevi olarak hiç bir getirisi yoktur. Nefse uymak ahirette de, dünyada da yalnızca kayıp getirir. Öte yandan kaderi düşünerek, tevvekkül edip, Kuran ahlakıyla hareket eden bir insan da manevi olarak yükseldikçe yükselir. İmanı güçlendikçe güçlenir. 

Hiç kimse unutmamalıdır ki, herkes kendi yaptıklarından sorumlu tutulacaktır. İnsanın karşısına çıkan bazı kişilerin sergilediği gaflet içindeki tavırlar, kişinin o olumsuzluğa uyması için asla bir bahane olamaz. Kişi seçimini tamamen kendisi yapar. Mümin her koşulda Kuran’a uygun sözler söyleyebilecek, olgun tavır sergileyebilecek bir güce sahiptir. 

EVRİMCİLER İSPERMEÇET BALİNALARININ FEDAKARLIĞINI AÇIKLAYAMAZ


19. yüzyılda Charles Darwin tarafından ortaya atılan, ancak günümüzde artık yanlışlığı tam olarak ispatlanan evrim teorisinin açıklamaktan aciz olduğu konulardan biri de ‘hayvanlarda görülen fedakarlık’ örnekleridir.

Darwin’in bilim dışı iddiasına göre hayatta bir güçlü-zayıf savaşı vardır. Güçlü olanlar hayatta kalıp, zayıf olanların elenmesi suretiyle doğal bir seçilim oluşur, bu ayıklanma sonucunda en güçlü ve sağlıklı adaylar yaşamaya hak kazanır. Bu bir yaşam savaşıdır ve bu savaşta güçlüler kazanır, güçsüzler ezilip yok olmaya mahkumdur.  

Gerçekten de durum böyle midir? Bu soruya canlıların yaşantılarını inceleyerek cevap verebiliriz. Canlıların hayatlarını incelediğimizde ise yaşamlarının, evrimcilerin iddia ettiklerin tam tersine son derece şaşırtıcı, olağanüstü güzellikte fedakarlık ve dayanışma örnekleri ile dolu olduğunu görürüz. Canlılardaki fedakar ve işbirlikçi davranışlar evrim teorisinin geçersizliğini bir kez daha ve tüm açıklığıyla ortaya koyarken, önemli bir gerçeğin de delillerini oluşturmaktadır: Tüm evreni üstün güç ve kudret sahibi olan Allah yaratmıştır ve her bir canlı Yaratıcımız olan Allah'ın ilhamı ile davranmaktadır.

Evrimcilerin açıklayamadığı, canlılardaki pek çok fedakarlık örneklerinden biri yavrularını bir bakıcıya bırakarak besin aramaya giden ispermeçet balinalarında görülür.

St. Andrews, Durham ve Dalhousie Üniversiteleri’nden bilim adamları ispermeçet balinalarının kendi aralarında iş bölümü oluşturarak birbirlerinin yavrularına baktıklarını, bu sırada da kendilerinin avlanmaya çıktıklarını açıkladılar. Yavruları derinliğe ve uzun süre suyun altında kalmaya dayanamadıkları için, yavrularını emanet edip ava çıkan ispermeçet balinaları, nefeslerini uzun süre tutarak 700 metreye kadar dalıp avlanıyorlar. Bu sırada yüzeye yakın bölgede türdeşleriyle bekleyen yavrular, bu sayede katil balinalardan korunuyor.  

Dişi balinaların içinde en büyüğü olan ispermeçet balinası, 20 metreye kadar olan boyu ve 50 tona kadar olan ağırlığı ile okyanusun en büyük balinalarındandır. Ancak bu devasa boyutlardaki balina aynı zamanda çok da fedakardır. Yavrularına besin sağlayabilmek için bir dizi düzenleme yapar. Önce katil balinalardan korunmaları, sonra da onlara besin sağlaması gerektiğinin bilinci içinde adeta şuurlu gibi hareket eder. Darwin teorisine göre balinanın tüm yavruları bırakıp yalnızca kendi yaşamını güven altına alması gerekirdi, oysa ispermeçet balinası bu bekçiliği kendi yavrusu için yaptığı gibi aynı şekilde diğer ispermeçet balina yavruları için de yapmaktadır. Kendisi risk altında olsa dahi önce yavruların güvenliğini düşünmektedir. Balina evrimcilerin açıklayamadığı bir şefkat, merhamet ve fedakarlık ruhu içinde hareket etmektedir. 

Neden balina yavrularını koruma iç güdüsü ile hareket eder? Yavrusunun ihtiyaçlarını nasıl bilmektedir? Onların tehlikede olduklarını nasıl hissetmekte, bu tehlikeyi bertaraf etmek için neden büyük bir fedakarlık örneği göstermektedir? Şuur sahibi olmayan bir hayvanın bu özellikleri kendisinden göstermesi mümkün değildir. Hayvanlarda şefkat, merhamet, sevgi, fedakarlık gibi özellikleri tecelli ettiren rahman olan Rabbimizdir. Sevginin, merhametin, şefkatin tek sahibi Allah’tır. Allah bu örnekleri, düşünmemiz, yerdeki ve gökteki her şeyin sonsuz rahmet sahibi Rabbimiz’e ait olduğunu anlamamız, her şeyi kontrol edenin ve tek güç sahibinin Yüce Zat’ı olduğunu kavrayabilmemiz için yaratmaktadır. Akıl ve vicdan sahibi her insan bu davranışların ancak tüm canlıların hakimi olan Allah'ın takdiriyle oluşabileceğini kolaylıkla kavrayacaktır. Çünkü  Allah'ın Kuran'da da bildirdiği gibi:

Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır. (Casiye Suresi, 4)